Gaziantep’te “ruh” diye alkışlanan şeyin, aslında seçici bir refleks, konforlu bir vicdan egzersizi, güçlünün ve seçkinin etrafında kümelenme alışkanlığı olduğunu bir kez daha görüyoruz dediğimde, yine yüze değil de sahne arkasında konuşmaya alışmışların çenesinin çekileceğini garanti edebiliriz zaar…
Bilfen Okulları Gaziantep Şubesi’nin bu yıl okulu kapatma kararı almasıyla birlikte “şehir” ayağa kalkar gibi oldu… ama dağın haberi yok misali, halkın dağ gibi yığılmış derdi elbette yine bambaşkaydı… zira ayağa kalkmaktan öte, önünde zıpkın gibi durulması gereken şehrin mühim sorunları varken… bir garip tantana, bir muammalı fırtına, bir enteresan sıralama, linçleme havasında “Yok mu artıran ey ahali!” tadında trajikomik bir yarışma başladı!
Başkanlar konuştu…
Dernekler açıklama yaptı…
Odalar yüksek perdeden “mağduriyet” nutukları attı…
Yerel manşetler coştu,
“İşte Gaziantep ruhu…”
Hele biri anlatsın tane tane,
Hangi Gaziantep ruhu?
Hangi Gazianteplinin ruhu?
Okula yırtık ayakkabıyla, kılık kıyafetle giden çocuklar, beslenme çantası boş ya da besin değeri olmayan gıdalarla yetersiz gelişimi olan binlerce öğrenci, eğitimden önce gıdaya erişemeyen, barınamayan, çalışmak zorunda kalan işçi çocuklar ve ölen niceleri, akran zorbalığının hayattan kopardığı çocuklar, ağır çalışma koşulları yüzünden ebeveynini kaybetmiş yetimler, öksüzler, eğitimde fırsat eşitliğinin içinden geçen ticarileşmiş bir eğitim sisteminin kurbanı yetenekler, eğitimde ülke sıralamasında sonlara düşmüş bir başarısızlık grafiği de varken ses verdi mi bu pek muhterem Gaziantep ruhu?
Bu çocuklar için hangi STK konuştu?
Hangi oda başkanı iki satır bir cümle yazdı?
Hangi gazete manşet attı?
Gaziantep’teki pek muhterem “ruh”, yoksulun canı yanınca ortaya çıkmıyor da zenginin konforu bozulduğunda mı çağrılıyor?
Bu ruh, güçlünün yanında, garibanın karşısında mı?
Bu şehirde milyonlarca liralık eğitim bedellerini ödeyebilen ailelerin çocukları için gösterilen refleks,
neden açlık sınırındaki çocuklar için gösterilmiyor?
Neden dirilmiyor o ruh?
Gaziantep ruhu; güçlüye şefkat, zayıfa sessizlik, fakire körlük mü?
Canı istediğinde “şehir hassasiyeti”,
canı istemediğinde “suskunluk” mu bu ruh?
Hadi ruh çağırma seansı yaptınız…
Eyvallah!
Peki ne zaman bitecek bu had bilmeme hâli bu memlekette?
Eğitim uzmanı olmayanlar eğitimi konuştu.
Mağdur olmayanlar mağduriyet nutku attı.
Araştırma yapmayanlar hüküm verdi.
Bir konuyla ilgili eleştiri yapmanın üç meşru yolu vardır:
Bizzat mağduru olursun; acısından söz hakkı var deriz…
O alanın uzmanı olursun; profesyonel görüşüdür, katkısı var deriz…
Gazetecidir; araştırır, tarafları dinler, yazar; hakikat sunar, saygımız var deriz…
Bunların hangisi tamam?
Bilfen’e mikrofon uzatıldı mı?
Zira olayın detayını vermeyen, nedenini, sonucunu sunmayan tekdüze tepkilerden bir şey anlamayınca meraklanıp güdülendim; bir mikrofon uzatayım, ruh şahlandıran Bilfen tarafına diye…
Zaten tek mikrofonmuş!
Bizzat muhatabına sorulmayan sorular, bizzat muhatabından dinlenmeyen bir hikâye üzerinden yükselmiş meğerse bu ruh…
Bilfen Kurumsal İletişim Müdürü Aslı Gül Hanım, en şeffaf ve yalın hâliyle “içtenlikle” anlatırken sürecin kendilerine göre nasıl ilerlediğini, okulun kurumsal yönetimini, marka kararlarının ve eğitim süreçlerinin ardındaki nedenleri; şehrim adına hüzün, mahcubiyet, hayal kırıklığı gibi duygular geçmedi değil ruh’umdan…
Hakikat mi?
Emeksiz yemek, cefasız sefa olmaz…
Tepkisini verdiğiniz konunun nedenlerini bilmeden yargı dağıtırken gösterdiğiniz azmi, hakikati öğrenmek için de gösteriniz bir zahmet…
Lakin konunun öznesinde ne öğrenci profili var (ki öğrenci ve öğretmen kalitesinin sonuna kadar arkasında duran profesyonel bir kurum tutumu söz konusu) ne de pervasız ve sorumsuz bir refleksle sadece “ticari” odaklı bir karar…!
Kuruluş prensiplerine sadık kalmak amacıyla itibarını koruyan ve o itibarın çatısı altında yüksek aidiyet hissi ile kuruma güvenerek kariyerini ve hayatını planlayanlara karşı üst düzey sorumluluk bilinci ile hareket eden bir hassasiyet var.
Olan en kritik şey ise; eğitimin öneminin ve yokluğunun psikolojik etkilerinin altını çizen kitlenin, eğitimin en temel yapı taşı olan sorgulama ve araştırma muhakemesinden uzak sergilediği mekanik zincirleme reaksiyonun korkutucu boyutu…
Kurumsallık nedir bilmeden kurum taşlamak sığ zihniyetin kısır döngüsüdür…
Biri gelir, biri gider; herkes ve her şey aynı sonda biter.
Bölgeye çekmekle övündüğü markayı, kurumuna transfer etmekle övündüğü uzmanı; aklını, prensiplerini ve karar alanını pasifize edip asimile etmeye çalıştıktan sonra “neden gitti” diye hayıflanma tutarsızlığı da işte bu Gaziantep ruhunun en karakteristik trajedilerinden biridir.
Erken bilgilendirme, geçiş süreci, ayrılma nedenleri vs. üzerine fikir beyan edebilirsiniz “veri” ile, doğal olarak!
Ama doğal olmayan, sorgusuz sualsiz
linçtir.
Ve seçerek konuşan ruh, ruh değil, ruhsuzluktur.
Ruh, bütün haksızlıklar karşısında konuşur;
canı isteyince ortaya çıkmaz,
canı istemeyince kaybolan bir masal olmaz.
Ötesi, vicdanın ucuz bir taklididir.
Kamusal sorumluluk olan “eleştiri”, sallamasyon güdü alanına dönerse eğer, vebal ile, ah ile döner çarklar…
Sorulmamış soruların,
dinlenmemiş hikâyelerin
ve refleksle verilen tepkilerin bu şehre neye mal olduğunu ve olabileceğini anlatmak için yazıyorum… acıtarak.
Çünkü eleştiri,
aklı selim refleksle karıştırılıyorsa…
Hele de bunu yapanlar o şehirde kritik pozisyonlarda bulunuyorsa…
orada sorun bir okuldan çok daha büyüktür…
Velhasıl,
işte tam da burada ne okuyor Ramiz Dayı?
“Herkes öldürür sevdiğini…” diyen bir Oscar Wilde!
Mesele kardeş; madem kurumsal bir markanın bu şehirden ayrılması bu kadar yüksek sesle can acıtıyor ise ve bu durum o kurumsal markanın tarihinde de bir ilk ise, o zaman sormak lazım kendimize:
Biz bu şehirde kurumsallığı gerçekten istiyor muyuz?
Tabela asmaktan öte…
“Büyük marka geldi” diye övünmekten öte…
Etiket kaosunda içselleştirmeden savrulmaktan öte…
Kriz anında bağırmaktan öte…
O markayı zamanında anlamak,
doğru ilişkilerle korumak,
ön yargıyla değil, akılla muhatap olmak için niyet etmekten öte, tavır koyuyor muyuz ortaya!
Eğer Gaziantep’te nitelikli, marka değeri olan, ulusal ya da uluslararası ölçekte iş yapabilen kurumlar olsun ve sayıları artsın istiyorsak, onları kaybettikten sonra dövünmenin bir anlamı yoktur.
Asıl maharet, kaybetmeden önce o değerin farkına varabilmektir.
Bugün Gaziantep’in en ciddi sorunlarından biri, kalifiye insan ve nitelikli kurum kaybıdır.
Bu hem şirketler için hem de uzmanlar ve profesyoneller için geçerlidir.
Değer üreteni yoran,
uzmanlığı değersizleştiren,
eleştiriyi düşmanlık sanan bu refleks,
kendi potansiyelini törpülemekten öte gitmez.
Evet, eleştirelim.
En çok eleştirenlerden biriyim vesselam!
Lakin hakkıyla eleştirelim.
İçi dolu,
bilgiye dayanan,
hakikati hedef alan, ah almadan, vebale girmeden yapılan eleştiri kıymetlidir.
Motivasyonu bozan,
cesareti kıran,
iyi olma çabasını cezalandıran bir Gaziantep; koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi demeye, başka şehirlerde yatırım ya da kariyer yapsa çok daha mutlu ve başarılı olabilcekken memleketine emek vermeyi tercih edenlere, “Lanet olsun içimdeki bu Gaziantep sevgisine” dedirtecek derecede hayal kırıklığı ve bıkkınlık yaratmaya devam ederse, hiç eyi olmaz!
Akıl var.
Yetenek var.
Dünya çapında işler yapabilecek insanlar var.
Keşfedilmeyi bekleyen bir Gaziantep algoritması var…
Peki neden emeğe, yeteneğe ve en önemlisi prensiplere yeterince saygı yok?
Kıymet bilmeyenin kaybı kaçınılmazdır;
ne bireyi büyütür,
ne kurumu yaşatır.
Hakiki Gaziantep ruhu;
kendi içinden de
uluslararası ölçekte örnek gösterilebilecek
markalar, kurumlar, insanlar çıkarmak için mücadele edenlerin ve bu mücadelede bilgisiyle, görgüsüyle, emeğin ve emekçinin yanında olanlardadır.
Her şeye ve herkese rağmen var mı bu ruh?
Sonuna kadar.
