Yönetim denildiğinde, çoğu zaman bunun yalnızca iş dünyasına ait bir kavram olduğu sanılır.
Oysa yönetim, hayatın kendisidir.
İster bir şirket yönetin,
ister bir ekip,
ister bir ev,
ister iki kişilik bir aile…
Ölçek değişir ama mesele değişmez.
Hepsinin temelinde yönetim becerileri vardır.
Ve yönetim becerileri, bir kişinin kendi kendini yönetebilme kapasitesiyle birebir ilişkilidir.
Bir insan duygularını, tepkilerini, egosunu, korkularını, planlarını ve sınırlarını ne kadar yönetebiliyorsa,
hayatındaki ilişkileri de ancak o kadar yönetebilir.
Bu yüzden aile içi çatışmalar, kariyer savrulmaları, ilişki krizleri ve kuşaklar arası kopuşlar;
birbirinden bağımsız meseleler olmaktan öte
aynı yönetim yetersizliğinin farklı alanlardaki sonuçlarıdır…
Ve tam da bu yüzden, bu yazı bir “aile hikâyesi”
Yönetim becerileri perspektifinden baktığımızda bu resimde gelin kayınvalide çekişmesinden, şımarık bir erkek evlat refleksinden, ünlü ve zengin ailenin darbe alan imaj etkisinden daha başka bir durum söz konusudur.
Sınır koyamayan, sorumluluk alamayan ve güçle kurulan yanlış ilişkilerin trajik döngüsünde kaybolan kayıp benlikler analizidir bu yazı.
Zengin ailelerin çocukları genellikle iki uç arasında sıkışır!
Ya “aile sayesinde her şeye sahip oldular” diye romantize edilirler,
ya da “zavallı çocuk, ailesi onu mahvetti” diye kutsal mağdur ilan edilirler.
Gerçek daha rahatsız edicidir oysaki.
Ayrıcalık başlı başına bir suç değildir elbette.
Ama ayrıcalık, hesap vermezlik ile birleşirse karakteri de bozar dengeyi de.
Bu çocuklar hayata isimle başlar, kimlikle değil.
Hataları vardır ama bedelleri yoktur
ve bedel ödemeyen insan olgunlaşmaz.
Aile gölgesi altında kurulan sahte kariyerler ile her şey olurlar.
Fotoğrafçı olurlar.
Şef olurlar.
Girişimci olurlar.
Ama aslında olamazlar.
Ama hiçbir “olamama” gerçek bir düşüşe dönüşmez.
Çünkü ağ her zaman alttadır.
Gerçek hayatta bir meslek, istikrarla kurulur.
Disiplinle.
Sessizlikle.
Kimse bakmazken çalışarak.
Ama miras çocukları için kariyer çoğu zaman bir lansman meselesidir.
İçerik vardır, süreç yoktur.
Görüntü vardır, derinlik yoktur.
Bu yüzden sürekli “yeniden doğarlar”.
Ama aslında hiç doğmamışlardır.
Bu tablo aile ilişkilerinde de kendini tekrar eder.
Özellikle kayınvalide gelin çatışmasının olduğu tüm kültürlerde, mesele çoğu zaman iki kadın arasında gibi görünür oysa asıl sorun, arada birey olamamış erkek figürüdür.
İşlerine geldiğinde aile sistemi sessizce kullanılır.
Soyadı, network, medya, PR, maddi güç…
O zaman sorun yoktur.
Ama işler çatladığında, aynı sistem bir anda “baskıcı”, “kontrolcü”, “travmatik” ilan edilir.
Aynı erkek, ailesinin sunduğu konforu ve gücü kullanırken susar, eşinin sınır talebiyle karşılaştığında ise birden “iki ateş arasında kaldığını” söyler.
Oysa ortada kurulamamış bir omurga vardır.
Çünkü bu gecikmiş bir ergenlik krizidir.
Gerçekten travmatik ailelerden gelen insanlar, önce sistemden çıkar sonra hayat kurar, en son konuşur.
Ama ayrıcalıklı çocuklar genellikle önce konuşur, hikâye satar,
sonra hâlâ sistemin sunduğu konforla yaşamaya devam eder.
Bu noktada gelin “saygısız”, kayınvalide “fedakâr”, erkek ise “mağdur” olur.
Oysa bu üçgende mağdur olan kimse yoktur sadece sorumluluğu erteleyen bir yetişkinlik vardır.
Ve mağduriyet bir kimlik olduğunda, kariyer yönetimi de,
“Mağdur olarak görün, yetişkin olarak sorumluluk alma.” mottosuna döner.
Oysa yetişkin, eleştirdiği ailesinin sunduğu gücü kutsamaz.
İmkanlarını kullanıyorsa, bedelini de öder.
Mahremiyet istiyorsa, medyayı araçsallaştırmaz.
Evlilikte de durum aynıdır: ya eşinin yanında durur ve ailesiyle arasına sağlıklı sınır koyar ya da herkesi memnun etmeye çalışırken kendisi de dahil herkesi yaralar.
Gerçek olgunluk sessizdir.
Gerçek güç bağırmaz.
Gerçek özgürlük PR metniyle anlatılmaz.
Peki bu hikâyeler bize ne anlatır?
Her şeye sahip doğan ama hiçbir şey inşa etmeyen insanların iç boşluğunu.
İnsan, sınanmadan omurga geliştiremez.
Korunan evlatlar onayla büyür.
Ve onayla büyüyenler,
ilk eleştiride “mağdur” olur.
Ayrıcalık elbette suç değildir.
Ama ayrıcalığı inkâr edip, bedel ödemeden saygı talep etmek,
ne psikolojik olarak sağlıklıdır
ne de toplumsal olarak saygı uyandırır.
İsimden ziyade istikrar, hikâyeden öte hakikat, bağırarak anlatılan mağduriyetten çok sessizce taşınan sorumluluk saygı uyandırır.
Ve evet…
Bir erkek, annesinin gölgesinden çıkmadan ne gerçek bir kariyer ne gerçek bir evlilik ne de gerçek bir kimlik kurabilir.
Elbette bu yalnızca erkek evlat meselesi değildir.
Kız evlat için de geçerlidir.
Ayrıcalıkla büyüyen, bedel ödemeden ilerleyen her çocuk
cinsiyetten bağımsız olarak
kimliğini değil, konforunu büyütür.
Dahası çocuğunu kendi yarım kalmış hayallerinin,
kendi bastırılmış öfkesinin,
kendi onay ihtiyacının ve en önemlisi kendi egosunun uzantısı olarak gören ebeveyn trajedisi ise bambaşka seviyedir!
Çocuğu hayatta kalma ve kendini bulma becerilerini geliştirmesinden mahrum bırakıp gelişmeyen bu becerilerden dolayı başarısız yani yetersiz olduğu zaman da çocuğu suçlayan yine aynı ebeveyndir velhasıl…
