Gaziantep’te Manifest konseri üzerinden kopan tartışma, aslında bir konser tartışması değildir.
Bu mesele beş genç kadının sahne kıyafetiyle, birkaç STK’nın açıklamasıyla, birkaç muhafazakâr grubun öfkesiyle ya da “yaşam tarzıma karışamazsınız” diyenlerin yüksek perdeden özgürlük savunusuyla açıklanamayacak kadar derin, kirli ve ibretlik bir Türkiye meselesidir…
Çünkü biz bu ülkede hiçbir şeyi yerli yerinde tartışamıyoruz!
Ahlakı konuşuyoruz sanıyoruz, kadın bedenini konuşuyoruz.
Özgürlüğü konuşuyoruz sanıyoruz, teşhir kültürünü aklıyoruz. Maneviyatı konuşuyoruz sanıyoruz, öfkeyi kutsuyoruz.
Sanatı konuşuyoruz sanıyoruz, pazarlama estetiğini medeniyet diye yutturuyoruz.
Sivil toplumu konuşuyoruz sanıyoruz, susulacak yerde susup konuşulacak yerde poz kesen kurumların vitrin ahlakına çarpıyoruz.
Manifest grubunu beğenmiyorum.
Bu benim kişisel estetik ve kültürel değerlendirmemdir. Beğenmek zorunda değilim.
Genç, popüler, kalabalık çekiyor diye her sahne performansını “sanat” diye kutsamak zorunda da değilim.
Dekolteyi cesaret, bedeni sergilemeyi özgürlük, sahnedeki kışkırtıcı görselliği modernlik diye alkışlamak zorunda hiç değilim.
Bana göre Türkiye’de modernlik meselesi uzun zamandır şekilcilik üzerinden pazarlanıyor.
Bir kesim için modern olmak, biraz daha açık giyinmek, biraz daha yüksek sesle “ben özgürüm” demek, biraz daha Batılı görünmek, biraz daha gelenek dışı davranmak zannediliyor.
Hayır.
Modernlik bu kadar ucuz bir şey değildir!
Modernlik hukukla ölçülür. Eğitimle ölçülür.
Kadına verilen gerçek değerle ölçülür.
Çocuğun güvenliğiyle ölçülür.
Bilimle, fikirle, sanatla, estetikle, nezaketle, adaletle ölçülür.
Bir toplumun modern olup olmadığı kadınların ne kadar soyunduğuyla, sahnede ne kadar kışkırtıcı göründüğüyle, bedenin ne kadar görünür hale getirildiğiyle ölçülmez.
Dünyada bunun örnekleri var diye doğru, iyi ve güzel demek değildir ve siz her şeyi kendi toplumunuza düşünmeden ithal edemezsiniz!
Avrupa’da, Amerika’da, dünyanın pek çok yerinde bedenin gösteri nesnesi haline getirildiği sahne şovları var elbet.
Ama her toplumun bir hafızası, bir sosyolojisi, bir mahremiyet algısı, bir estetik sınırı vardır.
Bu sınırları konuşmak gericilik değildir!
Bir toplumun “Biz neye dönüşüyoruz?” diye sorması da yobazlık değildir!
Gençlere neyin rol model olarak sunulduğunu sorgulamak baskıcılık hiç değildir…
Sanatın, müziğin, sahne performansının içerikten kopup bedensel teşhire yaslanmasını eleştirmek ise asla özgürlük düşmanlığı değildir.
Sanatçının da toplumun ruhunu hesaba katması sanatını huzurunda icra ettiği topluma borcudur!
Çünkü sanat yalnızca sahneye çıkıp “ben yaptım oldu” demek değildir. Sanat, toplumsal hafızayla, estetikle, incelikle, derinlikle, anlamla temas kurabildiği ölçüde sanattır.
Kaldı ki bu tartışmayı yalnızca “Türkiye’nin muhafazakâr refleksi” diye küçümsemek de ayrı bir entelektüel tembelliktir.
Batı dediğiniz yerde bile artık kırmızı halının çıplaklık yarışına, müzik kliplerinin cinsellik ve madde estetiğiyle kirletilmesine, kadın bedeninin “özgürlük” ambalajıyla yeniden pazarlanmasına ciddi itirazlar yükseliyor.
Cannes Film Festivali’nin 2025’te kırmızı halıda çıplaklığı yasaklama ihtiyacı duyması tesadüf değildir. Demek ki meseleye yalnızca bizim “mahalle baskımız” diyemeyiz, küresel gösteri ekonomisinin kadını bir kez daha bedeninden ibaret hale getirme arsızlığı da söz konusu…
Batı bile “Bir dakika, bu özgürlük mü, yoksa pahalı ambalajlı teşhircilik mi?” diye sormaya başlamışken, bizim hâlâ her dekolteyi modernlik, her çıplaklığı cesaret, her sahne kışkırtmasını sanat sanmamız da ayrıca acıklıdır.
Ama işte burada ikinci büyük çürüme başlıyor…
Ahlakı yalnızca kadın bedeni üzerinden hatırlayanların çürük ikilemi!
Türkiye’de bazı çevreler ahlakı ne zaman hatırlasa, “nedense” akıllarına ilk kadınların kıyafeti geliyor.
Kadın öldürülür, bu kadar organize tepki gösterilmez.
Çocuk istismara uğrar, birkaç gün konuşulur, sonra unutulur.
Gençler uyuşturucuya, umutsuzluğa, işsizliğe, değersizliğe sürüklenir, meydanlar dolmaz. Televizyonlarda her gün ahlaki deformasyon pazarlanır, aynı öfke görülmez.
Siyasette yalan, ticarette hile, iş yerinde mobbing, ailede şiddet, sosyal hayatta ikiyüzlülük normalleşir de kimse “toplum elden gidiyor” diye bu kadar yüksek perdeden bağırmaz.
Ama sahneye çıkan beş genç kadın üzerinden bir anda herkes ahlak bekçisi kesilir.
İşte bu samimi değildir.
Ahlak kadının eteğinin boyu değildir.
Ahlak sahnedeki kıyafet ya da genç kızların dansı değildir!
Ahlak, yetimin hakkını yememektir.
Ahlak, çalışanın emeğini sömürmemektir.
Ahlak, çocukları korumaktır.
Ahlak, kadını yaşatmaktır, yalan söylememektir, dini çıkar için kullanmamaktır.
Ahlak, güçsüzün karşısında güç gösterisi yapmamaktır.
Eğer bir toplumda ahlak kavramı sadece kadın bedeni görünür olduğunda hatırlanıyorsa, orada ahlaktan ziyade kontrol arzusu vardır.
Bugün Türkiye’de dindar görünen ama dini kendi öfkesine, çıkarına, iktidarına ve sosyal baskısına alet eden ciddi bir kitle var.
Ne acıdır ki bu kitle gençleri dine yaklaştırmak yerine dinden uzaklaştırıyor.
Gençler artık dini merhametle değil baskıyla, adaletle değil yasakla, ahlakla değil öfkeyle, irfanla değil sloganla görüyor!
Sonra da “Gençler neden ateizme kayıyor?” diye şaşırıyorlar…
Çünkü değerleri temsil etmekten çok cezalandırma sopasına çeviriyorlar.
Din insanı inceltir. Yobazlık insanı kabalaştırır.
Din merhamet öğretir. Yobazlık hedef gösterir. Din ahlakı içten kurar. Yobazlık ahlakı başkasının kıyafetine bakarak ölçer.
Ama diğer taraf da çok masum değil…
“Yaşam tarzımıza müdahale edemezsiniz” diye ortaya çıkan, özgürlük cümlelerini ağızlarına sakız eden, bireysel hakları savunuyormuş gibi görünen sivil toplum kuruluşlarının da kendi büyük ikiyüzlülüğü var. Gaziantep’te Manifest konseri öncesinde bazı grupların iptal çağrıları yaptığı, konser alanı önünde gerginlik yaşandığı ve buna karşı Gaziantep’te bazı meslek örgütleri ve STK’ların “bireysel özgürlüklere baskıyı kabul etmiyoruz” minvalinde açıklama yaptığı basına yansıdığında gözlerimiz yaşardı!
Peki soralım öyleyse!
Madem bu kadar özgürlükçüsünüz, madem bu kadar yaşam alanı savunucususunuz, madem toplumun nefes almasını bu kadar önemsiyorsunuz da birkaç gün önce Gaziantep’te hayatını kaybeden 13 yaşındaki kız çocuğu için neredeydiniz?
13 yaşındaki bir kız çocuğunun ölümünün ardından aile içi cinsel istismar iddiaları gündeme geldi…
Bu şehirde bir çocuk öldü.
Bir çocuk.
Daha hayatın ne olduğunu anlayamadan, çocukluğunu yaşayamadan… birkaç hafta önce başka bir çocuk okulu basıp çocukları öldürdü de kendisinin bakanlığı döneminde gerçekleşen bu trajik olay karşısında dahi istifa etmeyen Milli Eğitim bakanına “özgürlük ve demokrasi üzerinden ilkelerini pek sahiplendiğiniz Atatürk’ün nüfusuna kayıtlı olduğu Gaziantep’te” fahri hemşehrilik unvanı verildi…
Kentin sivil toplum aklı olduğunu iddia eden kurumlar, bu vb. olaylar karşısında aynı ortak bilinçle, aynı basın açıklamalarıyla, aynı sesle neredeydiler?
Gaziantep’te çocuklar iş cinayetlerinde ölürken, kadınlar şiddete, istismara, mobbinge, suskunluğa mahkûm edilirken, üniversitelerde liyakat, eğitim, diploma, adalet tartışmaları yaşanırken, şehrin gençleri umutsuzluktan, kadınları güvensizlikten, çalışanları mobbingden, çocukları ihmalden kırılırken neredeydiler?
Zurnanın son deliğinden özgürlük çalmak kolay ne de olsa…
Konser tartışması patlayınca bildiri yayınlamak da çok kolay.
“Yaşam tarzıma müdahale edemezsiniz” demek, popüler bir tartışmanın içine girip şık, risksiz, makbul ve alkışlanabilir cümleler kurmak epey kolay…
Zor olan, suya sabuna dokunmaktır!
Zor olan gerçekten güç sahiplerinin, aile içi karanlıkların, kurumsal çürümenin, yerel suskunluk ağlarının, ikiyüzlü ahlak düzeninin karşısında durabilmektir.
Siz bunu yapıyor musunuz?
Yoksa sivil toplumculuğunuz bir vitrin faaliyeti mi?
Sivil toplum, çocuğun yaşam hakkını, kadının güvenliğini, işçinin hakkını, öğrencinin geleceğini vb birçok konuyu savunmaktır.
Şehrin ahlakını, sahnedeki kıyafete takmışlara karşı durarak göstermek olmaz sadece, zira esas mesele evlerin içinde saklanan karanlıklara ve trajedilere bakmakta!
Bir kız çocuğunun ölümüne, istismar iddialarına, çocuk işçiliğine, kadın cinayetlerine, mobbinge, liyakatsizliğe, hukuksuzluğa, yerel çürümeye aynı cesaretle ses çıkarmayan kurumların Manifest üzerinden özgürlük nutku atması ne kadar samimiyetsiz ise kadın bedenini görünce ahlak krizine giren ama çocukların çığlığı ve liyakatsizlikle işlenen kul hakkı karşısında sağır kalan muhafazakâr öfke de o derece samimiyetsizdir!
Demem o ki, Türkiye’nin trajedisi de budur işte.
Bir taraf teşhiri özgürlük sanar, diğer taraf öfkeyi ahlak!
Bir taraf modernliği dekolteye sıkıştırır, diğer taraf maneviyatı yasakçılığa indirger..
Bir taraf “Ben istediğimi yaparım” diyerek toplumsal sorumluluğu yok sayar!
Diğer taraf “Ben değerleri savunuyorum” diyerek bireysel özgürlük alanını ezmeye kalkar.
Ortada kalan ise yine gençler, çocuklar, kadınlar, emekçiler ve bu ülkenin gerçek mağdurları olur.
Benim asıl üzüldüğüm kitle Manifest’i dinleyen gençlerdir.
Çünkü onlar bu ülkenin iki başarısız yetişkin kampının arasında sıkışmış olan masumlar ve kayıp ruhlar…
Bir tarafta gençlere gerçek sanat, gerçek estetik, gerçek kültür, gerçek özgürlük, gerçek Atatürkçülük anlatamayan sözde modernler, diğer tarafta gençlere gerçek ahlak, gerçek merhamet, gerçek maneviyat, gerçek din, gerçek vicdan anlatamayan sözde muhafazakârlar var.
Ne Atatürkçü olduğunu söyleyenler gençlere ilimle, estetikle, zarafetle, kültürle, çağdaşlıkla örnek olabildi ne de dini ve manevi değerleri savunduğunu söyleyenler gençlere ahlakı, merhameti, adaleti ve insan onurunu hakkıyla gösterebildi.
Sonra da nereye gidiyor bu gençlik naraları…
Yaşayarak göstermedikleri doğruların çetelesini yapıyorlar sözüm ona yetişmemiş yetişkinler…
Sanat diye pazarlanan şey çoğu zaman beden, imaj ve tüketim iken din diye sunulan şey çoğu zaman korku, baskı ve öfke ise, modernlik diye öğretilen şey çoğu zaman şekilcilik, maneviyat diye dayatılan şey çoğu zaman yasakçılık ise ve sivil toplum diye karşımıza çıkan yapıların çoğu, gerçek yaralara dokunmak yerine, gündem güvenli hale gelince konuşmayı tercih eden konforlu vicdan sahipleri ise…
Bu çocuklar neye tutunsun, söylesenize?
Velhasıl Türkiye’de ahlak da kirletildi, özgürlük de.
Sanat yüzeyselleştirildi, maneviyat kabalaştırıldı.
Modernlik ucuzlatıldı, gelenek araçsallaştırıldı.
Sivil toplum da çoğu zaman gerçek acılar yerine görünür gündemlerin peşine takılan bir açıklama mekanizmasına dönüştü öylece…
Oysa bir toplum konserlerle bozulmaz.
Çocukları koruyamayan, kadınlarını yaşatamayan, adaleti savunamayan bir toplum müsamaha ettikçe azdırdığı kötülüğün vebalini öder durur sadece…
Sustuğu cehalet büyür.
Göz yumduğu haksızlık kurumsallaşır.
Vicdan terazisi şaşar!
Bir konserin daha sonuna geldik.
Geriye toplumun aynası kaldı.
Gökten üç elma düşmedi. (elmanın kilosu pahalı)
Ama aynada beliren suret şöyle dedi: “Ne özgürlük tarafı yeterince olgun. Ne ahlak tarafı yeterince samimi. Ne muhafazakâr tepki yeterince vicdanlı. Ne özgürlükçü refleks yeterince tutarlı. Herkes kendi mahallesinin alkışını almak için konuşuyor da kimse başını kaldırıp hakikatin gözünün içine bakmıyor..”
Velhasıl,
ahlak istiyorsanız, önce çocukları koruyun.
Özgürlük istiyorsanız, önce samimi olun.
Sanat istiyorsanız, önce derinlik üretin.
Maneviyat istiyorsanız, önce merhamet gösterin.
Sivil toplum olmak istiyorsanız, konuşmanız gereken “HER yerde” konuşun.
Yoksa ne dekolte ile modern, ne protesto ile ahlaklı ne de bildiri ile sivil toplum olursunuz…
Önemli Not; Rahatsız oluyorsan okuma diyeceğim de “Rahatsız oluyorsan bakma” diye diye geldiğimiz yerde, kimse kimsenin neye alıştırıldığını görmediği için kötülük de cehalet de teşhir de yobazlık da göz göre göre büyüdü.
Onun için oku, oku, oku!
Ne “cahil” karanlığa ne de “sığ” aydınlığa kurban ol!
