SİYASETİN SİCİLİ..”Yok mu bu işin bir prensibi!”



Geçen hafta ne dedik?
Neden dedik?
Nereden vurduk sazın tellerine…
Hangi nota çıktı; süzüldü nağmelerimize!

Siyasette isimlerin nasıl seçildiğini, hangi yetkinlik matrisiyle insanların göreve getirildiğini sorgularken,
yakınlığın liyakat,
sessizliğin sadakat,
yetkinin de ehliyet sanıldığı usandığımız bu eski usul düzenden...nerede bu YENİ’lik derken, hesap çıktı başka bir yerden!

Dilimde tüy bitti “İşi bilene vermek de işi bilmektir” demekten…

Hepimizin yüreği ağzına geldi sokak ortasında düello eder gibi bir vekilin kendi partisinden bir başkası ile bıçaklanmamak için verdiği mücadeleyi izlerken…

“Ne yaşıyoruz biz yahu!” diye anlamaya çalışırken, güvenliğin güvenilmezliğine, koca koca adamların Amerikan güreşi izler gibi çember çizercesine iki siyasetçinin etrafında fırıldak gibi dönmesine
şaştık kaldık da
bir ses geldi aniden…”durunuz şaşırmayınız hepten, daha nice haberlerimiz var saldıranın kabarık sicilinden, deste deste sabıka arşivinden!” diye zalım basın olay üstüne tuz basarken…
Şirketlerde işe alım dosyasına adli sicil belgesi koyuyoruz, siyasette 27 suç kaydını adam bir milletvekili bıçakladıktan sonra manşetten öğreniyoruz şoku ile boğuşurken...

Kafamıza bir elma düştü aniden!
Gökten zembille mi indi kardeşim bu insanlar siyasetin içine de
kimse görmedi, duymadı, bilmedi tüm bu kabarık sicilleri önceden!?

Şaşıra şaşıra şaşı olduk!
Göremeyiz artık en düz adamı bile düzgün bu saatten sonra “beklersen”

Biz mi aldık siyasete, vatandaş mı hazırladı o listeleri, adaylık yollarını biz mi açtık, görevleri biz mi dağıttık, yan yana fotoğrafları biz mi verdik de kobay faresi gibi üstümüzde denemediğiniz siyasi kuram kalmadı; yorulduk iktidar ile muhalefetten…

Düne kadar omuz omuza durduğunuz insanların geçmişi,
işler sarpa sarınca mı merak edildi?

Siyasetin kapısında yetkinlik yerine nüfuz, liyakat yerine çevre hanesine bakıldığını bilmeyen kaldı mı ki servis ediyorsunuz bu haberleri milletin aklıyla dalga geçercesine manşetten?

İyi, nitelikli, düzgün insanları siyasetten soğutup para, ilişki ve nüfuz üzerinden kapıları başkalarına açtıktan sonra dönüp kendi seçtiklerinden ve seçtirdiklerinden şikâyet etmek hangi çeşit mağdur edebiyatına giriyor, hele biri söylesin Allah aşkına lafı eğip bükmeden!

Bugün siyasette bulunan kaç kişinin geçmişi, ilişkileri, ticari bağlantıları, siyasi referansları gerçekten şeffaf biçimde incelenebilir durumda, kaç kişinin siyasete girdiği gün sahip olduklarıyla bugün sahip oldukları arasındaki farkın hesabını belgesiyle verebilecek durumda olduğunu da aynı hevesle sorgulayıp bilgisini paylaşacak kaç kişi var halkı gerçekten düşünen?

Madem dosya açıyorsunuz,
bir kişinin dosyasından başlamayın öyle ise, siyasetin insan seçme dosyasına bir el atın inceden…

Milyonların hayatına dokunacak siyasi görevler dağıtılırken hangi yetkinlik setine bakılıyor, hangi kriter esas alınıyor, kim neden nereye yazılıyor diye uzatmaz mı mikrofon kimse şöyle yürekten!?

Adına kadro dediğiniz halkın ve hakkın kadrosu mu rantın ve ikbalin cıvatası mı diye bilgi istemez mi yetkililerden?

Biz bunlara kafa patlatırken, Melih Meriç de yıllar önce Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun’da değişiklik isteyerek silah ve bıçak şiddetine karşı daha ağır tedbir talep etmeye kafa yormuş bugün aynı şiddetin mağduru olmuşken…

Alın size dramatik bir ironi,
teklif yıllardır komisyonda, vaktiyle reddedilmiş doğrudan gündeme alınması talebi, şimdi de sıra sıra geçmiş olsun dilekleri…
“Bu şiddetin önünü alın” diye Meclis’in kapısını çalan bir milletvekilinin birkaç yıl sonra sokak ortasında bıçaklanması karşısında hissettiniz mi mahcubiyeti?

Siyaset zaten ihtilafı yumruktan söze, şiddetten hukuka, sokaktan kuruma taşımak için vardı…öyle değil mi?

Cevabını bildiğimiz sorular burada;  nerede risk yönetimi, nerede saha güvenliği, nerede gerilim büyümeden devreye girecek ekip refleksi?

Siyaseti kurumlardan çıkarıp şahısların omzuna yüklerseniz,
bir süre sonra insanlar da hesabı kuruma değil şahsa kesmeye başlar ve sistemin taşıması gereken yük ile kişiler hedef tahtasına dönüşür ve bugün adı Melih Meriç olur, yarın başka biri.

Hastane önündeki siyasi iletişim faslı ise ayrı bir trajedi!

Önce “Bu saldırı bütün partililerimize yapılan bir saldırıdır”, “Demokrasiyi ve partinin büyümesini hazmedemeyen bazı kesimler…” diyerek olayı açıkça siyasi bir zemine taşıyan il başkanı ile ertesi gün “Hiçbir siyasi partiyi hedef alan ifade bulunmamaktadır” açıklamasını yapan il başkanı aynı kişi…

Ne kadar da uysak tavsiyelerine, yine de anlayamadık dün sözünü ettiği “demokrasiyi ve partinin büyümesini hazmedemeyen bazı kesimler” kimdi, bu kesimlerin partinin büyümesiyle ilgisi neydi, saldırıya siyasi anlam yükleyen o cümleleri kuran kendisi değil mi?

Ortada yeterli bilgi oluşmadan olayın üzerine siyasi bir elbise giydirip ertesi gün o elbisenin bedenini açıklamaya çalışmak da siyasetin iletişim kalitesini gösterdi!

İnsan Gaziantep’in “Dilim, bana giydirir kilim.” sözüne kulak vermeli…

Yüksek perdeden konuşmak kolay, asıl siyasi basiret söylediğiniz sözün yarın doğuracağı sonucu bugün hesaplayabilmek, mikrofon uzatıldığı anda söylenecek her cümlenin ertesi gün önünüze dosya olarak konabileceğini bilebilmekte oysaki.

İl Başkanlığı; ne söylediğinizi, neden söylediğinizi ve söylediğiniz sözün yükünü ne kadar taşıyabileceğinizi bilme yeri değil mi..?

Hele bir milletvekili hastanede canıyla, sağlığıyla uğraşırken hastane önünü siyasi kürsüye çevirmek yerine biraz sağduyu, biraz mahremiyete saygı, çokça da liyakat göstermek kimseyi eksiltmez ki!

Velhasıl

Bugün herkes saldırganın sicilini konuşuyorken, biz siyasetin siciline bakalım ve görelim gerçeği!

İnsanı seçemeyen sistemi kuramaz, sistemi kuramayan krizi yönetemez, krizi yönetemeyen siyaset de bir süre sonra kendi açtığı kapıdan girenlerle uğraşırken halkın ihtiyaçlarına cevap veremez.

Geçmiş olsun önce Melih Bey’e sonra da bu sicilin faturasını yıllardır en çok ödeyen millete.

Yorum bırakın