Suriye yeniden kurulurken Gaziantep’in asıl sınavının yalnız iş almak olduğunu sananlar var ise
baştan onlara acılı bir güle güle…
Esas sınav, o işe kimin, nasıl ve hangi ölçüyle ulaşacağını göstermekte!
Başta Dövüşek, Sonra Anlaşak…dedim geçtiğimiz günlerde!
Peki meseleyi Gaziantep Ticaret Odası’nın bankacılarla iş dünyasını aynı masada buluşturduğu toplantıdan hareketle parada mı bırakmıştık sadece?
Siz de biliyorsunuz…mesele hiçbir zaman yalnızca para olmadı bu kentte!
Disiplin.
Prensip.
Kurumsallık.
En çok da patronun egosu, dalkavuklarının entrikasıydı mesele!
Drama ve pembe dizi yönetmekten çıkıp insanı, işi, zamanı, maliyeti, riski ve geleceği yönetebilmekti ziyadesiyle!
Dahası, her şeyi yönetme saplantısıyla işe çomak sokmak ile şirket yönetmek arasındaki farkı anlayabilmekti işin özünde…
Yazıyoruz ya her şeye karışan Tanrı Sendromlu “amele” patrondur, yetki verip niteliği bağımlı kılmayan ise “has” patrondur diye işte…
Her müşterinin peşinden koşmayan, her siparişi nimet, her büyümeyi başarı, her ciroyu kâr sanmayan, bazen “Bu işi almayacağım” bazen de “Ben bunu bilmiyorum” diyebilen bazen ise yıllardır yaptığı bir şeyi yanlış yaptığını kabul edip, o yanlışın etrafına hatıra duvarı örmek yerine sistemi söküp yeniden kurabilendir diye…
Vazgeçebilme iradesinde, şirketi kendi gölgesinden çıkarabilme cesaretinde…
Yalnızca para değildir ki güç, neticede!
Patronun olmadığı gün de fabrikanın çalışmasını sağlayacak düzeni kurabilmektedir evrensel felsefe!
Yoksa masa büyük, araba büyük, fabrika büyük, imaj büyük, ciro büyük…
Lakin sistem küçük ise!
Aklıselim herkes söylenir, “dışı hayhaylı, içi vayvaylı” diye.
Gaziantep ağzının yıllar önce bulduğu bazı ifadeleri MBA programları hâlâ üç modülde anlatmakta, bu da böyle biline.
Gelelim önümüzdeki yeni mesele
Suriye’ye..!
25-28 Ağustos’ta Ticaret Bakanlığı koordinasyonu ve Türkiye İhracatçılar Meclisi organizasyonuyla Şam’da Genel Ticaret Heyeti düzenlenmiş…
Gıda, plastik, metal, çelik, yapı malzemeleri, makine, elektrik-elektronik, otomotiv ve kimya başta olmak üzere bütün sektörlere açık bir çağrı yapılmış… Programa 40 Türk şirketi ve yaklaşık 200 kişilik bir heyet katılmış…
Şam Fuarı’nda Türkiye 33 stantla yer almış…
Türkiye-Suriye ticaret hacminin, 2025’teki 3,7 milyar dolarlık seviyesinden 10 milyar dolara çıkarılması hedeflenmiş…
Ver coşkuyu, ver.
Alkışlıyoruz hep beraber!
Büyük rakam.
Büyük pazar.
Büyük ihtiyaç.
Üretimiyle, lojistiğiyle, ticaret refleksiyle, Suriye’ye yıllardır mal satan şirketleriyle, Halep’le tarihsel ve ekonomik bağıyla bu yeni dönemin en doğal adaylarından da biri kapı komşusu Gaziantep.
Hele ki yıllardır Suriye meselesinin yükünü sınırında, sokağında, ekonomisinde taşıyan kent olarak da bunu sonuna kadar hak eden Gaziantep!
Dolayısıyla ver coşkuyu ver…
Şam’a gidilir. Fotoğraf çekilir. “Yeni dönem”, “yeni iş birlikleri” derken aklıma o tatsız soru gelir…
Fırsatın var olmasıyla sizin o fırsata hazır olmanız aynı şey değil dersem…
Kapının açılması başka. O kapıdan geçebilecek şirket olmak başka dersem…
Hele içeride kalabilmek… Bambaşka dersem…
Geçen yazıda dediklerim kaç kişinin aklına gelir?
Para kötü yönetilen şirketi kurtarmadığı gibi, yeni pazar da kurtarmaz. Kötü maliyet hesabıyla yüz ton satarken kaybediyorsanız, bin ton sattığınızda da mucize gerçekleşmez.
Daha profesyonel kaybedersiniz.
Tahsilat sisteminiz yoksa müşteri sayısının artması servetinizden ziyade alacağınızı büyütür. Nakit akışını bilmiyorsanız ihracat bazen döviz kazandırmaz, uykunuzu dövize endeksleyerek çürütür. İnsan kaynağınız zayıfsa sipariş büyüdükçe organizasyonunuz büyümez, çatlaklarınız görünür. Üretimi planlayamıyorsanız yeni Pazar size kapasite sağlamaz, gecikme ile potansiyeli düşürür. Kalite sisteminiz yoksa daha çok mal üretmek daha çok kalite üretmez. Daha çok hata üretir.
Ve ciroya bakıp kendini zengin sanmak da bizim iş dünyasının en sevdiği masallardan biridir zaten, uyur uyur düşünde görür.
Tır çıkar. Fatura kesilir. Ciro büyür.
Patronun yüzü gülerken yılın bir yerinde o kadim soru gelir ve soru daha ağızdan çıkarken toksikleşip havada erir….
“Bu kadar çalıştık, para nereye gitti Mazlum, parayı getir!?”
Nereye gidecek…
Yanlış fiyata gitti. Gereksiz stok ile gitti. Tahsil edilemeyen alacağa gitti. Kalitesiz üretime gitti. İadeye gitti. Plansız fazla mesaiye gitti.
Yanlış insana gitti.
Tutamadığınız doğru insanla beraber kapıdan çıkıp gitti.
Patronun “Ben bilirim”lerinden birine takılıp yerde debelenip bitti.
Ve sizin “sonra bakarız” diye yıllardır halının altına süpürdüğünüz sistem açıklarının arasından usulca sızdı, sızdı damlaya damlaya buhar olup bitti.
Şimdi Suriye’den daha çok para gelecek diye gülücükler saçarak okula yeni başlayan talebe gibi poz veriyorlar kameraya…
Sistem kan ağlıyor arkada. Fiyakalı transferler de cevap veremiyor bu ağıda.
Dil başka vizyon başka tercüman kraldan çok kralcı kontenjanında…diye düşünürken birinci soruda kara kara, bir ikinci soru takılıyor aklıma…
“Teho teho” diyen sesler çınladı kulaklarımda.
“Gaziantep kazanacak” dediğiniz anda bir cümlenin içine iki milyondan fazla insanı, binlerce işletmeyi, yüzlerce sanayiciyi, ihracatçıyı, KOBİ’yi, girişimciyi, genç şirketi koymuş oluyorlar ama…
Bu fırsata kim, nasıl ulaşacak? Acaba!
Cevap, Gaziantep’in büyük sanayi gruplarının temsilcilerinin orada olmasından ziyade başkalarının da orada olabilmesinin “sistematik” yapısında.
Liyakat, kriter, şeffaflık…
Aynı durumda olan iki yapıya aynı kapının açılabileceğini sağlayan şu sorular dönüyor akıllarda!
Gaziantep adına bu ticari diplomasi yürütülürken kim temsil ediliyor?
Kim hangi masaya neden oturuyor?
Kapasite mi? İhracat hacmi mi? Teknolojik yeterlilik mi?
İstihdam mı? Finansal dayanıklılık mı? Uluslararası proje deneyimi mi?
Yoksa bu şehirde bazı koltukların üzerinde isim yazmasa bile kimin oturacağının yıllardır aşağı yukarı bilinmesi gibi tuhaf bir konfor alanımız mı var?
Zira kamusal makam, iş dünyasına ekonomik bir kapı açıyorsa o kapıya ulaşmanın ölçüsü de görünür olmak zorunda.
Ekonomi dünyasında avantaj yalnızca ihaleyi almakla başlamaz zira.
Kimin yatırım ajansının başkanıyla aynı masada oturduğu…
Kimin hangi projenin hazırlanmakta olduğunu daha erken duyduğu…
Kimin potansiyel yerel ortakla tanıştırılıp, bakanlık heyetinde bulunduğu…
Bunların tamamı ekonomik değer üretir.
İtirazı olan var mı buna!?
O halde kamusal açıdan sorulması gereken soru da iş henüz konuşulurken kimi masaya oturttuğunuzdur esasında.
Masaya erken oturmak da bir rekabet avantajıdır aslında.
Ve kamunun sağladığı avantajın olduğu yerde eşit erişim yönetişim konusudur, hiç kimse itiraz edemez bunun doğruluğuna.
Hakkını da teslim edelim ayrıca.
TİM’in Şam Genel Ticaret Heyeti hazırlanmış “isim listesi” şeklinde ilan edilmemiş kapalı kapılar ardında!
Başvuru duyurusu yapılmış. Tüm sektörlere açık tutulmuş. Firmalardan başvuru alınmış.
Katılım paketi 60 bin TL olarak açıklanmış.
Ama!
Ayrıca “firma bazlı yapılacak ön çalışmanın ardından heyete katılımı uygun görülen firmalar” ifadesi bulunuyor duyuruda…
İşte yine kıvranıyor sorular akılda. “Ön çalışma” güzel.
Peki ölçüsü?
Hangi kriter? Hangi öncelik? Hangi kapasite? Kaç başvurudan kaçı kabul edildi?
Kim neden elendi?
Bir şirketin uygunluğuna bakarken finansal gücü mü, ihracat geçmişi mi, ürünün Suriye ihtiyacına uygunluğu mu, üretim kapasitesi mi, referansları mı, teknik yeterliliği mi değerlendirildi?
Bunların hepsi yapılmış olabilir, yapılmadığını söylemiyoruz ama görünür olmasını istemek en doğal haktır düşünürsek “akıllıca”.
Çünkü kurumsallık, sistemin doğru işlemesi kadar, doğru işlediğinin de gösterilebilir olmasında.
Üstelik bu haftanın Şam seyahatinden öncesi var Haziran ayında!
İki şehir arasında üretim, ticaret, lojistik ve hatta sınır hattında büyük ölçekli bir ara üretim ekosistemi kurulması konuşuldu Gaziantep Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde yapılan Kent Ekonomileri Zirvesi Gaziantep-Halep Programı’nda.
Gündemin ana başlıklarından biriydi İslahiye Gümrük Kapısı’nın açılması da…
Yani burada münferit bir ziyaret yok.
Ekonomik bir koridor kuruluyor.
Bir ilişki ağı örülüyor.
Ve tam da bu nedenle Gaziantep’in artık “ölçülebilir” net bir Suriye Ekonomik Stratejisi olması gerekir mutlaka.
Hangi sektörlerde? Hangi vadede? Gaziantep neyi satacak, neye yatırım yapacak? Hangi alanlarda Suriyeli ortaklarla üretim yapılacak? Hangi sektörlerde Gaziantep’in rekabet avantajı var? Hangi alanlarda teknoloji transferi yapılabilir? KOBİ nasıl girecek? Genç girişimci nasıl girecek? Yeni ihracatçı nasıl girecek? Kadın girişimci nasıl girecek? Finansal kapasitesi sınırlı ama teknik kapasitesi yüksek şirket nasıl o masaya ulaşacak? Büyük holdingin zaten genel müdürü, dış ticaret birimi, hukuk departmanı, finans ekibi, banka ilişkisi, oda ilişkisi, Ankara ilişkisi, ihracat deneyimi var.
Büyük olanın büyümesine yardımcı olmak kolay.
Devletin, belediyenin, odanın, birliğin gerçek başarısı biraz da kendi başına kapıyı açamayacak kadar küçük ama kapı açıldığında işi hakkıyla yapacak kadar iyi olanı bulabilmesinde ve destek sağlamasında.
Yoksa güçlü güçlenir. Para parayı çeker daima.
Sonra da adına “şehir büyüyor” diye manşet atılır da kim büyüyor muamma?
İşte orasını bazen bulamazsınız ihracat tablosunun dipnotlarında.
Sonra gelelim işin diğer tarafına.
Diyelim ki kapı adil açıldı. Peki o şirketler hazır mı kazanmaya?
İşte tekrar dönüyoruz başa. Yani kurumsallaşmaya.
Bazen avantaj “Biz zaten bu coğrafyayı ve ticareti biliyoruz.” iddialarında kaybolur, Gaziantep’in Suriye’ye yakınlığı çok büyük avantaj olsa da!
Kimsenin tereddüdü yok Gaziantep’in girişimciliği konusunda. Ama girişimcilikle kurumsallığı birbirine karıştırmamak lazım, sorun tam da burada.
Bir şirketi sıfırdan kurabilmek başka bir kabiliyettir. Onu üç kuşak, beş ülke, bin çalışan, onlarca müşteri, uluslararası hukuk, sürdürülebilirlik standartları ve profesyonel yönetim altında yaşatabilmek başka.
İlki cesaret ister. İkincisi sistem.
Kiminle çalıştığınız, bir süre sonra nasıl bir şirket olduğunuzu belirler gerçeği üzerinde de yeterince durulmazsa geçmiş ola!
Müşteri yalnızca müşteriniz değildir zira…
Bazen görünmeyen danışmanınız, bazen ücretsiz denetçinizdir.
Bazen de şirketinizin seviyesini sizden daha hızlı yükselten gizli eğitmeninizdir.
Buna, Avrupa’daki güçlü, kurumsal bir müşteriye mal verenler aşina.
Belge ister. Kalite ister. Termin ister. Rapor ister. Standart ister. Süreç ister. Bazı sektörlerde karbon verinizi sorar. Tedarik zincirinizi inceler.
Uygunsuzluk bulursa düzeltici faaliyet ister. Yani sabırdır, itinadır çokça.
Sonu hepsine değer ama! Sizi büyütür kurumsallıkta.
Demem o ki asıl tehlike burada.
Suriye pazarında bugün bir müşteri sizden Avrupa’daki müşteriniz kadar dokümantasyon istemeyebilir. Her süreci raporlamayabilir. Bazı işler daha çok ilişkiyle ilerleyebilir.
Ama bunu bir rahatlama alanına dönüştürürseniz, pazar size para kazandırırken şirketinizden standart çalar.
“Bu kadar rapora gerek yok.” “Burada işler böyle yürüyor.”
Bir şirketin kurumsal karakterini çökerten cümlelerin çoğu zaten böyle masum başlar.
Taviz tavizi doğurur nur topu gibi krizleriniz olur.
Oysa kurumsallık, müşterinin sizden istediğini yapmak değildir. Müşteri istemediğinde de doğru olanı yapmaktır. Kimse bakmıyorken de düzgün üretmek. Denetçi gelmeden önce de düzenli olmak. Alman müşteriye başka, Suriyeli müşteriye başka şirket olmamak.
Standardı pasaporta bağlamamak..
Üstelik bugünkü Suriye yarınki ile aynı olmayacak!
Neden mi?
Suriye uluslararası ekonomiye yeniden bağlanıyor.
Türkiye tarafında, bankacılık, finansman, yatırım, müteahhitlik, lojistik ve ekonomik entegrasyon konuşuluyor. DEİK Türkiye-Suriye İş Konseyi de ortak ekonomik bölgelerden bankacılık entegrasyonuna kadar daha derin bir ekonomik yapılanmayı gündeme taşıyor…
Yani bugün Gaziantepli şirketin “arka bahçe” gibi baktığı sahaya yarın Fransız gelir.
Alman gelir. Körfez sermayesi gelir. Uluslararası fon gelir.
Dev mühendislik şirketleri gelir. Finansmanını yanında taşıyan konsorsiyum gelir.
O gün rekabet kilometre hesabıyla kurtarmaz.
Kim daha iyi maliyetlendiriyor? Kim finansman yaratabiliyor? Kim risk ölçüyor? Kim raporluyor? Kim nitelikli insanı tutuyor? Kim patron şirketinden kuruma dönüşmüş?
Bunlara bakılır.
Yani mesafeler aşkı öldürmüyor.
Gaziantep Suriye’ye Avrupa’dan daha yakın olabilir. Ama uluslararası şirket yönetimine Avrupa’dan daha uzak kalırsa, bu coğrafi avantajın raf ömrü sandığımızdan kısa olabilir.
Suriye’ye yüz kilometre yakın olmak, kurumsallığa yirmi yıl uzak olmayı telafi etmez diyorum.
Yeni pazar yeni para kadar yeni risk de getirir.
Gaziantepli patronun Şam’a giderken bavuluna katalog koyduğu kadar cevaplaması gereken sorular var…
Tahsilat, teminat, kur riski kimde, müşterinin gerçek mali gücü vs derken en kârlı sipariş almadığınız sipariştir misali profesyonel düşünmeli…
Yani Suriye yeni pazar yeri ama kimler ne kadar o pazarda kalır orası da ayrı bir çelişki…
ERP satın almakla, organizasyon şeması karalamakla, kartvizite “direktör” yazmakla olmaz besbelli!
Şirkette satışa patron koşuyor, tahsilata patron koşuyor, üretim krizine patron koşuyor, personele patron koşuyor, işe alıma patron koşuyor, müşteri kızınca yine patron koşuyorsa… Ortada şirketten çok patronun kardiyo programı vardır fazlasıyla!
Önümüzde üç ayrı sınav var Suriye konusunda!
Şirketlerimizin kurumsallık sınavı.
Gaziantep’in uluslararası rekabette vizyon sınavı.
Ve kamu ile iş dünyası örgütlerinin fırsat eşitliği sınavı.
Suriye’nin yeniden inşasında şirketlerin ne kadar iyi yönetildiği ortaya çıkmayacak yalnızca!
Gaziantep’in fırsatı nasıl yönettiği de ortaya çıkacak sonuçta.
Kim masaya oturuyor? Kim dışarıda kalıyor? Kriter ne? Sonuç ne?
Kamu neyi kolaylaştırıyor? O kolaylıktan kim faydalanıyor?
Eğer Gaziantep dünyaya açılacaksa, önce kendi içinde açılmayı öğrenmek zorunda.
Yeni insanlara. Yeni şirketlere. Yeni fikirlere. Yeni kuşağa.
İyi olana.
Geçen yazıda “mesele para değil” demiştim. Bugün bir cümle daha ekleyelim.
Mesele pazar da değil. Mesele o parayı yönetebilecek akıl.
O pazarı taşıyabilecek sistem. O fırsatı paylaşabilecek adalet.
O büyümeyi kaldırabilecek insan. O insanı ezmeyecek yönetim.
O yönetimi patronun keyfinden çıkarıp prensibe bağlayacak kurumsallık.
Para kötü yönetilen şirketi kurtarmaz.
Yeni pazar da kurtarmaz. Yeni müşteri de. Yeni fabrika da. Yeni sınır kapısı da.
Bunların hepsi doğru sistemin elinde kaldıraçtır.
Yanlış sistemin elinde ise problemin sesini biraz daha açar.
Şam yeniden ayağa kalkar. Halep yeniden üretmeye başlar.
Gaziantep ise masadan eli boş kalkar, yeni dünyanın standardını anlayıp kendini dönüştürmeye çalışmazsa…
Hak edene işi. Hazır olana fırsatı. Herkese aynı ölçüyü temennisiyle diyelim öyleyse.
Velhasıl bir şehrin kurumsal seviyesi masanın büyüklüğü kadar sandalyelerin nasıl dağıtıldığındadır aynı zamanda.
Ve işin özü yine gelip aynı yere dayanır:
Coğrafya yakın olabilir. Fırsat büyük olabilir.
Para bol olabilir. Sistem yoksa…
Dışarıdan hayhay, içeriden yine vayvay…kapımızda.

Kutluyorum, çok yerinde saptamalarda bulunmuşsunuz. Kendi pazarlarımızı Avrupa’lılara, ABD’ye kaptırmışız, Suriye’de mi bizimkiler pazarı ele geçirecekler, hiç sanmam. Ufak tefek işleri verirler ama pazarın kaymağını yine uluslararası şirketler yer.
BeğenLiked by 1 kişi
Değerli geribildiriminiz için teşekkürler.
BeğenBeğen