UÇKUR ERKEKTE, UTANÇ KADINDA



Nüfusuna bakmayın siz.
Bazı şehirler küçüktür.

Büyür ama gelişmez.
Kazanır ama ilerlemez.
Edinir ama öğrenmez.
İzler ama sindirmez.
İleriye gittikçe geriler de hakikat ile yüzleşmez, yüzleşemez!

Kim kimin nesiymiş, kim kiminleymiş, kim kime ne demiş, kim kime laf yetiştirmiş,
kim kimden,
kim kimken…derken kimse kimseyi beğenmez, kabullenmez, sevmez… hazmedemezmiş!

Mahalle hâlâ kırk hane ama nüfus iki milyonu geçmiş…

Herkes birbirini tanır.
Tanımayan da tanıyan birini tanır.
Bir de tanıdıklarını tanıyor sananlar var ki, çok yanılır!
Unvan, soyad var ise tanıdık listesinde kalır, yoksa havasını alır!
Tanış tanıdık derken de her olay “yavan bir tasvirle” hedefe varır.

Bu tasvirlerden biri de şehrin en köklü özel eğitim kurumlarından birinde yaşanır!
Hedef yine ve “en çok” kadındır! Konunun eski bir veli ile kadın eğitimci arasında geçtiği, sürecin polise ve adliyeye intikal ettiği iddia edilmesine rağmen anlatı yasak aşk temalı kırıntılarla tanımlanır!

Kimileri gazeteciliği birilerinin özel hayatını ortaya sererek, kadını kimliğini belli edercesine fişleyerek, erkeği saklayarak gönül fırtınası temalı dizi fragmanı gibi kamuya bilgi vermeyi haber yapmak sanır!

Memlekette kamu yararı bazen nedense uçkur hizasında başlayınca erkek şahlanır, saklanır, aklanır da kadın allı pullu etiketlere dolanıp meydana bırakılır!

Erkeğin sadece mesleğini yazıp da kadının işyerinin adından birimine kadar detay yazanı hangi ruh hali, hangi vizyon anlatır?

Gaziantep gibi herkesin birbirini iki telefonla bulduğu bir şehirde bu anlatım en çok kime zarar verir, kimi itibarsızlaştırır?
Bir insanı ifşa etmek için nüfus cüzdanındaki adını yazmanız gerekmez illa!
Öyle ayrıntılar verirsiniz ki kadının adını yazmadığınız yalnızca sizin vicdanınızı rahatlatır.
Herkes zaten kim olduğunu anlamıştır.

Peki bu bilgi bize ne kazandırır?
Hangi toplumsal problemi çözer?
Enflasyon mu düşer?
Şehrin trafiği mi rahatlar?
Sanayicinin ihracatı mı artar?
Neye yarar bir kadının adını, kariyerini, mesleki itibarını ve yıllarca verdiği emeği, aynı okulda çalışan diğer öğretmen ve idarecilerle birlikte fokurdatıp kurumsal itibarı da bir dedikodu kazanının içinde kaynatmaktan başka?

Okulun rakiplerine mi yarar, kadını iş hayatında hazmedemeyen yobaz zihniyetlere mi?
Kim ne yapsın böyle haberciliği!
Haber yapmak başka şeydir. Bir insanın, üstelik hakikatini net bir şekilde bilmediğiniz özel hayatını kalabalığın önüne atıp sonra arkasına “kamuoyunu bilgilendirdik” tabelası asmak başka şey.

Basın Konseyinin ilkeleri bile meseleyi son derece açık tarif eder. Kişilerin özel yaşamı kamu yararı gerektirmediği sürece yayın konusu yapılamaz.
“Kamu yararı ile kamu merakı aynı şey değildir!” diye bildiri yayınlasak kaç yerel basın mensubu konuyu doğru anlar…

Kimilerinin ahlak terazisinin ayarı gariptir; erkeğin uçkuruna kıpırdamayan ibresi kadına gelince coşar!
Erkek hikâyenin buharlaşan figüranı hatta zaman zaman paylaşılamayan jönü olurken, kadın sanık sandalyesinde kıstırılır, herkes hadsizce hesap sorar!

Kadının kadına yaptığını da kimse yapmaz dahası..! (İddia edilen haberde ima edilen kadın eğitimciyi tenzih edelim ama evli sevgili bataklıktır debelendikçe batırır zaten insanı çamura. O da o bataklığa girmeyi göze alanın faturasıdır, bilerek girer o çarka!Aynı şekilde haberdeki veliyi de tenzih edelim ama, eşinin hesabını başka kadından sormaya kalkışan kadın profilini de var bu memlekette, onu da görmezden gelemem asla! Çünkü meseleye kişilerden bağımsız baktığımızda, memleketteki bu davranış kalıbı da görmezden gelinemeyecek boyutta!)

Karmaşık bir denklem kurmaya gerek yok. Kocan aldatıyorsa ilk muhatabın kocandır. Seninle evlilik ilişkisi kuran odur. Sadakat yükümlülüğünü sana karşı taşıyan odur. Hesabını onunla görürsün.
Kendi eşinin karşısına dikilmek yerine soluğu başka bir kadının kapısında alan için öteki kadına saldırmak kolay, evdeki düzeni sorgulamak zor, öteki kadına bağırmak kolay, kredi kartının sahibine bağırmak zor, öteki kadını rezil etmeye çalışmak kolay, yıllardır oturduğu sofranın, kullandığı soyadının, alıştığı ekonomik konforun, içinde dolaştığı sosyal çevrenin hesabını görmek zor…

Güçlü kadın hikâyesi denmez buna!
Güç, başka bir kadının saçına yapışmakta, işyerini basmakta, dedikodu yaymakta, sosyal medyada itibarsızlaştırmakta aranmaz zira.
Gücün varsa dönüp kendi hayatına bakarsın.
Kendi ilişkinle yüzleşirsin. Kendi kararını verirsin. Kendi bedelini ödersin. Kendi kapının önünü süpürmeden başka kadının hayatına ahlak zabıtası olarak girmezsin!

Hele Gaziantep’te…
Eşinin ne yaptığını, hangi hayatı yaşadığını bilen, ihanetini, hoyratlığını, evliliğinin çoktan sevgi ilişkisinden ekonomik ortaklığa evrildiğini bilen fakat kurulu sofra dağılmasın, kartın limiti düşmesin, çevredeki yeri eksilmesin, yaz tatilindeki dekor değişmesin, arabanın anahtarı cebinden, soyadının sağladığı görünmez VIP kart lüksünden eksilmesin diye kocasının karşısında yuttuğu bütün cümleleri gidip başka kadının üzerine kusanlar var!

Kendi kimliği eşinin soyadının gölgesinde erimiş, sosyal varlığı eşinin ekonomik gücüyle beslenen, “Ben kimim?” sorusunun cevabını kendi emeğinde, üretiminde, mesleğinde, kişiliğinde kuramamış bir insan için eşini kaybetmek yalnızca eşini kaybetmek anlamına gelmez zira.
Kart gider. Statü gider. Çevre gider. Masa gider.
Yani bütün “ben” gider ve kalır ortada!
Öyleyse koca korunacak bir sermaye, ötekiler ise harcanacak birer zarar…
Ne yaman çelişki!
Ne zavallı bir statü anlayışı…
Ne hazin bir kadınlık biçimi.


Basın şehrin aynasıdır ayrıca.
Şehir kendisini o kadar doğru görür ayna ne kadar berraksa.

Velhasıl ne zaman ki bir insanın itibarı tıklanma sayısından daha ucuz hale geldi o zaman haber ile dedikodunun arasındaki mesafeyi kaybettik!

Türkçesi özensiz, haberi dedikodu, protokol bilgisi yetersiz, kişisel veri ile kamu yararı arasındaki farkı kavramakta zorlanan, kimin, ne söylediğini araştırmadan başlık atan, iddia ile gerçeği aynı tencerede kaynatıp altına da “şok”, “skandal”, “bomba” vb kavram baharatları serperek, bir insanın yıllarca oluşturduğu itibarı birkaç tıklık dijital trafik uğruna harcayan bir ayna var çokça!

Gaziantep 2026’nın ilk altı ayında beş milyar doların üzerinde ihracat yapmış, Türkiye’nin altıncı büyük ihracatçı ili olmuş. Aynı Gaziantep, çok boyutlu sosyoekonomik gelişmişliği ölçen SEGE araştırmasında otuzuncu sırada.

Altı ile otuz arasındaki o yirmi dört basamaklık mesafe var ya…

İşte o mesafede maddi sermaye büyürken kültürel sermaye kendiliğinden filizlenmiyor, para görgüyü satın almıyor, servet asalet dağıtmıyor, marka çanta kadını hanımefendi, pahalı otomobil adamı beyefendi, çocuğu özel okula göndermek ebeveyni bilinçli yapmıyor.

Yıllardır o mesafeyi yazıyorum ya…

Yani ekonomik sermaye ile insan sermayesi arasındaki mesafe.
Kasa ile kafa arasındaki mesafe.
Fabrika ile kültür arasındaki mesafe.
Üretmek ile gelişmek arasındaki mesafe.
Zengin olmak ile zenginleşmek arasındaki mesafe.
En önemlisi paraya sahip olmak ile sınıf sahibi olmak arasındaki mesafe…
Gaziantep’in gerçek trajedisidir para ürettiği kadar görgü ve kültür üretememesi!


Tiyatroya gitmek kültür göstergesi olabilir, insanın hayatına saygı duymak kültürün kendisidir.
Müzeye girmek kültür göstergesidir. Öğretmene buyurgan olmamak kültürdür.
İyi okul seçebilmek kültür göstergesidir. Çocuğu hata yaptığında kabul edebilmek kültürdür.
Paranızla insan satın alamayacağınızı bilmek kültürdür.
Eşinizin ihanetinin hesabını başka kadının yüzünde aramamak kültürdür.
Bir haberi yayımlamadan önce “Ben bunu neden yayımlıyorum, kime ne faydası var, kimin hayatını mahvedebilirim?” diye düşünmek kültürdür.
Başkasının yatak odasına duyduğunuz iştahı kendi zihinsel gelişiminize duyabilmek kültürdür.
İyi bir restorana gitmek kültür göstergesi olabilir, garsona sesleniş biçiminiz kültürdür.
Marka tanımak kültür göstergesi olabilir, markayı duruşunuzla taşıyabilmek kültürdür.
Marka giyinmek kültür göstergesi olabilir, ortamı ve ölçüyü bilerek giyinmek kültürdür.
Şarabın markasını bilmek kültür göstergesi olabilir, tükettiğin masada sınırını bilmek kültürdür.
Sanatçı isimlerini bilmek kültür göstergesi olabilir, sanata ve sanatçıya emek üzerinden değer vermek kültürdür.
Uzmandan hizmet almak kültür göstergesi olabilir, o uzmanın niteliğini anlayabilmek, bedelini, sınırını bilmek ve hizmet alma görgüsüne sahip olmak kültürdür.
Yurt dışına çıkmak kültür göstergesi olabilir, başka hayat biçimlerine kibirlenmeden bakabilmek kültürdür.
Pahalı bir otomobile binmek kültür göstergesi olabilir, trafikte başkasının hakkına saygı duymak kültürdür.
Büyük bir evde yaşamak kültür göstergesi olabilir, komşuluk sınırını bilmek ve çalışanının hayatına saygı duymak kültürdür.
Kalabalık sofralar kurmak kültür göstergesi olabilir, o sofrada çalışana nasıl hitap ettiğiniz kültürdür.
Marka çanta taşımak kültür göstergesi olabilir, başka bir kadını çantasıyla, bedeniyle, kocasıyla, statüsüyle tartmamak kültürdür.
Çok para kazanmak başarı göstergesi olabilir, o paranın size insanları küçümseme hakkı vermediğini bilmek kültürdür.
Bir yerde tanınmak statü göstergesi olabilir, tanımadığınız insana da aynı nezaketi göstermek kültürdür.
Soyadı taşımak aidiyet göstergesi olabilir, kendi adınızın içini doldurabilmek kültürdür.
Düğünü ihtişamlı yapmak zenginlik göstergesi olabilir, evliliğin içini saygı ve sadakatle doldurmak kültürdür.
Okul parasını okula hükmetme yetkisi sanmamak kültürdür.
Hizmet satın alabilmek refah göstergesi olabilir, hizmet aldığınız insanı satın aldığınızı sanmamak kültürdür.
Ünlü bir uzmana ulaşabilmek statü göstergesi olabilir, size duymak istediğinizi söyleyenden ziyade işini iyi yapanı seçebilmek kültürdür.
Bir haberi ilk duyan olmak çevre göstergesi olabilir, doğruluğunu bilmediğiniz şeyi yaymamak kültürdür.
Herkesin özel hayatını bilmek şehirde “çevre” sahibi olduğunuzu gösterebilir, bildiğinizi konuşmamak kültürdür.
Demem o ki, kültür sahip olduklarınızın toplamı değildir. Sahip olduklarınızla nasıl davrandığınızın karşılığıdır.

İşte gerçek gelişmişlik budur.

Yoksa paranın öbek öbek yığıldığı, servetin statü dağıttığı fakat statünün içini dolduracak donanımın aynı hızda yetişmediği toplumlarda ortaya burjuvazi çıkmaz.
Gösterişli bir taşra aristokrasisi taklidi çıkar.

Asaletin yerine marka. Kültürün yerine etiket. Karakterin yerine soyadı. Bilginin yerine nüfuz.
Sevginin yerine evlilik kontratı.
Kadının yerine “falancanın karısı”. Adamın yerine “falanca fabrikanın sahibi”. Çocuğun yerine “şu okulun öğrencisi”. Uzmanın yerine de “falancanın torpillisi” derler…
İnsan kaybolur. Vitrin kalır.
Kendi hayatının öznesi olamayan insan, başkasının hayatının yorumcusu olur.

Velhasıl konu bir kadından büyük aslında.
Parayla statüyü, statüyle niteliği, evlilikle sahipliği, ebeveynlikle hükmetmeyi, gazetecilikle teşhiri birbirine karıştırmış bir toplum modelinin küçük fakat son derece kirli bir fotoğrafıdır.
Herkes fotoğrafta kendini arasın.
Kocasının cüzdanında kimlik arayan da.
Bir kadının mahremiyetini haber zanneden de.
Velisini kaybetmemek için öğretmenini kaybeden de.
Erkeğin uçkurunu görmeyip kadının ahlakını özneleştiren de.
Fabrikasını büyütürken zihnini küçülten de.
Ve elbette yıllardır zenginliğinin sesini, kültürünün sesinden daha yüksek duyuran benim yitik şehrim Gaziantepli hemşehrilerim de…

Görgü. Şahsiyet. Haysiyet.
Anahtar 3 kelime.

Yorum bırakın