Bir şehrin sınıfsal anatomisi üzerine…
Gaziantep…
Türkiye’nin küçük bir modeli, büyük bir çelişkisi, bitmek bilmeyen bir üretim bandı üzerinde servetle sefaletin, gösterişle yoksunluğun, avokadolu sofralarla boş beslenme çantalarının, görkemli malikânelerle ömrünü kiraya yetiştirmeye çalışan insanların aynı gökyüzü altında birbirinden habersiz yaşadığı tuhaf ve trajik şehir…
Bir tarafında fabrikalar, ihracat rakamları, sanayi odaları, ticaret odaları, iş dünyası toplantıları, dernekler, plaketler, ödüller, festivaller, son model otomobiller ve birbiri ardına yükselen lüks konutlar…
Diğer tarafında ay sonunu getirmeye çalışan işçiler, çocuğunun okul masraflarını hesaplayan babalar anneler, borçla dönen küçük işletmeler, emeğinin karşılığını alabilmek için çırpınan uzmanlar ve daha çocukluğunu tamamlayamadan hayatın en ağır yükünü omuzlarına alan küçücük işçi bedenler…
Birbirine bu kadar yakın, birbirinden bu kadar uzak!
Türkiye İstatistik Kurumunun 2025 gelir dağılımı araştırmasına göre ülkemizde en yüksek gelirli yüzde 20’lik kesim toplam gelirin yüzde 48’ini alırken en düşük gelirli yüzde 20’nin payı yüzde 6,4.
Üstelik bu araştırmanın gelir referans dönemi 2024 yılı…
Türkiye’nin gelir dağılımındaki bu ayrışmayı Gaziantep’in sokaklarında, çalışma hayatında, eğitim olanaklarında ve tüketim alışkanlıklarında okumak epey mümkün.
İhracatıyla övünen, mutfağıyla dünyaya açılan, üretim gücüyle adından söz ettiren bu şehrin asıl sosyolojik meselesi de zehirli bir sarmaşık gibi işte burada yeşerip kök salmakta!
Gaziantep’te para üretiliyor. Peki üretilen para nasıl bir insan, nasıl bir toplum ve nasıl bir yaşam kültürü üretiyor?
Bir şehrin ekonomik büyüklüğünü anlamak için yalnızca sanayicisinin bilançosuna, ihracatçısının başarısına veya belediyesinin tanıtım faaliyetlerine bakmak yetmiyor.
O şehirde bir öğretmenin, bir mühendisin, bir fabrika çalışanının, bir annenin, bir çocuğun, bir uzmanın nasıl yaşadığına da bakmak gerekiyor.
Hele ki servetin sosyal statüye, sosyal statünün mesleki itibara, mesleki itibarın da giderek tanıdıklık ilişkilerine teslim olmaya başladığı toplumsal bir yapıda…
Paranın yığıldığı, niteliğin boğulduğu, görgünün azaldığı, asaletin yok olduğu, dengenin kalmadığı bu sığlıkta üzerinde özellikle durulması gereken bir kesim daha var Gaziantep’in sınıfsal yapısında!
Ne sermayenin sahibi ne de gündelik yevmiye ile hayatta kalmaya çalışan yoksul işçi… İkisinin arasında kalan, yıllarını eğitimine, mesleğine, uzmanlığına, kendisini geliştirmeye adamış nitelikli insan.
Mühendis, akademisyen, yönetici, danışman, eğitimci, mimar, hukukçu, psikolog.. yani bir toplumun aklı, bir ekonominin teknik hafızası, bir kurumun yönetim kapasitesi olması beklenen uzman.
Ne var ki ekonomik gücün belirli çevrelerde toplandığı, iş yapma imkânlarının da büyük ölçüde o çevrelerin ilişkileri üzerinden şekillendiği ortamlarda uzmanlığın kendi başına ayakta durması giderek güçleşirken, bilginin yerini tanıdıklar, mesleki derinliğin yerini sosyal görünürlük, liyakatin yerini erişilebilir ilişkiler aldığında ortaya tuhaf çıkan başka tür bir profil sahibi “uzman”…
Doğru semtte açılmış gösterişli bir ofis…
Doğru derneğe yapılmış üyelik…
Doğru insanlarla çekilmiş fotoğraflar…
Doğru davetlerde görünmek, doğru masalara oturmak, doğru isimlerin yanında bulunmak…
Bütün bunlar bir noktadan sonra mesleki yeterliliğin önüne geçerken sermaye odaklı kimselerin gölgesinde şekillenen isimler ve şişmeye başlayan yaşamlar!
Elbette iş dünyasında ilişkiler kurmak, derneklere katılmak ve mesleki çevre geliştirmek olağan faaliyetlerdir bir yere kadar!
Sorun, bu ilişkilerin bilgi ve yetkinliği desteklemek yerine onların yerine geçmeye başladığı yerde ortaya çıkıyor olması…
Ortaya bilgisiyle konuşan uzmandan çok, kimin yanında durduğuyla konuşulan aparat çıkıyor olması…
Ürettiği değerle var olan kalifiyeden çok, ait olduğu çevreyle varlığını sürdüren kukla…
Kendi mesleki ilkelerini korumakla müşteri kaybetmemek arasında sıkışan, bir süre sonra fikrini söylemeden önce karşısındakinin ekonomik gücünü tartmak zorunda hisseden, doğruyu ifade etmenin bedelini hesaplayan bir profesyonel türü…
Mesleki bağımsızlığın aşınması dediğimiz bu vasat sistemde kendi sesini ve duruşunu kaybederek ekonomik gücü elinde bulunduran kesimin beğenisine, yaşam biçimine ve beklentilerine göre şekillenen mesleki bir vitrin algoritmasında bir süre sonra “sadece” gelir odaklı hizmet üreten bir kitle ile bu ekonomik gücü elinde bulunduran lakin nitelikten anlamayan kesimin omuzlarında yükselerek hak etmedikleri çalışma alanlarına ve unvanlara kavuşan ilk kitlenin aksine kaybedeceği bir duruşu ve vizyonu dahi olmayan niteliksiz ama biatçı diğer kitle arasında sıkışıp kalan bir kente dönüyor Gaziantep gittikçe!
Gerçek uzmanlar mı?
Ya kendi köşesinde varoluş sınavı verircesine sınırlarını çizmekte ya da çoktan terk etmiş şehri özdeğeri ve özsaygısı için sessizce…
Bilginin pazarlanması, bilginin kendisinden daha fazla önem kazanırken uzmanlığın saygınlığı ile uzmanın sosyal çevresinin gücü birbirine karışırken nitelikli insanın ayakta kalabilmek için kendi mesleki gerçekliğini sürekli yeniden pazarlamak zorunda hissettiği böylesi yorucu ve hadsiz bir düzende, yalnızca insan kaynağı yıpranmıyor ki neticede!
Şehrin aklı da, fikri de, geleceği de yoruluyor, kaçıyor, kaçırılıyor, bıkıyor, bıktırılıyor ve parasıyla bile rezil olarak ödüyor bu ağır faturayı bu sistemden sorumlu kitle! Arayışlar şehir ve ülke dışına yönelirken, hizmet ve ürün, uzman ve popülerite ihraç edilirken körler sağırlar düzeniyle öbek öbek ilişki ağları ile etiket pazarlanıyor içselleştirilmeyen bir düzeyde!
Servetin görgüyle imtihanı sıfır çekerken, bilginin, bu görgüsüzlük sayesinde güç bulan hadsizlik ile sermaye ürünü uzmanlarının karşısında kabuğuna çekilmesi pek de şaşılacak şey değil öyleyse!
Bu noktada başka bir sosyolojik meseleyi konuşmak gerekiyor!
Paranın insan hayatındaki karşılığı ile insanın paraya yüklediği anlam…
Çalışarak, üreterek, istihdam sağlayarak, emeği ve uzmanlığı önemseyerek servet oluşturan insanların varlığı bir şehir için ekonomik ve toplumsal değer taşır. Ancak parayı yalnızca ekonomik güç olarak görenlerle onu her alanda üstünlük belgesine dönüştürenlerin davranışları arasında ciddi farklar bulunur…
İkinci grupta para, zamanla satın alma gücünün ötesinde bir ilişki kurma aracına dönüşür! En pahalı restoranda yemek yemek, en gösterişli evde oturmak, en bilinen isimlerle aynı ortamda bulunmak, çocuğunu en pahalı okula göndermek, en yüksek bedelli hizmeti satın almak…
Bütün bunlar bazı çevrelerde başarıyı ve sosyal kabulü sergilemenin araçları haline gelir ve daha da ilginci, bu tüketim anlayışı uzmanlık hizmetlerine kadar uzanır.
Kimi zaman bir insanın bilgisi, deneyimi, etik ilkeleri veya mesleki yaklaşımı ikinci plana düşerken onu tercih eden varlıklı çevrenin kimliği öne çıkar, hizmet alanın beklentisi dönüşür ve kendisini geliştirecek, eksikleriyle yüzleştirecek, gerektiğinde itiraz edecek bir uzmandan faydalanmak yerine, sahip olduğu gücü onaylayan bir profesyonelle çalışmak daha konforlu gelir!
İşte burada yalnızca hizmetin kalitesi tartışmalı hale gelmez.
Gerçeği söyleyen insanla gerçeği satın alabilecek güce sahip olduğunu düşünen insan arasındaki mesafe de açılır.
Bir şehirde görgü, kültür ve nitelik zamanla yalnızca sahip olunanların miktarıyla ölçülmeye başlandığında, toplumsal gelişmişlik ile tüketim kapasitesi birbirine karıştırılır.
Oysa pahalı bir sofrada oturmak, sofrayı paylaşmayı öğretmez. Büyük bir eve sahip olmak, büyük bir hayat kurmayı garantilemez! Kalabalık bir çevrede bulunmak, insanın yalnızlığını ortadan kaldırmaz.
Ve servet, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin kalitesini tek başına belirlemez.
Gaziantep’in sosyolojik fotoğrafında sorgulamamız gereken konulardan biri de bu! Şehrin görünen refahı ile yaşayan insanın içsel ve toplumsal refahı arasındaki mesafe…
Velhasıl…
Yüzyılların ticaret hafızasını, üretim kültürünü, emeğini, mutfağını ve girişimciliğini taşıyan bu şehir, ürettiğiyle övünürken sattığıyla büyüyor, kazandığıyla görünür oluyor ama bütün bu ekonomik görkemin arasında kendi insanının nasıl bir hayata mahkûm kaldığını konuşmak, nedense pek az kişinin işine geliyor!
Zira bir şehrin kasasını doldurmakla kültürünü zenginleştirmek, fabrikasını büyütmekle insanını geliştirmek, servet üretmekle medeniyet üretmek arasında epey bir fark var!
Ve o fark, yalnızca lüks otomobillerle, kalabalık dernek toplantılarıyla, gösterişli ofislerle, birbirini ağırlayan kapalı devre ilişki ağlarıyla aşılmıyor!
Bir tarafta parasının satın alamadığı nitelikleri unvanla, çevreyle, gösterişle tamamlamaya çalışanlar, diğer tarafta sahip olduğu bilgiye rağmen mesleğini sürdürebilmek için o çevrelerin sofrasında kendisine yer arayanlar… en kötüsü de olmayan bilgisi ile diplomasi gölgesinde var olarak kazanç sağlayanlar ve bunlar yüzünden kaybedilen kıymetli insanlar…
Bir tarafta çocuğuna dünyanın bütün imkânlarını sunabilenler, diğer tarafta daha çocukluğunu tamamlamadan çalışma hayatının yükünü omuzlananlar…
Peki bütün bu zenginliğin içinde bilgisiyle ayakta duran insanın, emeğiyle yaşayan işçinin, geleceğini kurmaya çalışan çocuğun yeri nerede?
Bazen paranın fazlalığı da bir şehri fakirleştirir…
Bilgisini, görgüsünü, kültürünü ve insanını tüketerek!
Diplomanın duvarda kaldığı, diplomasinin ise masada kazandığı bir şehirde asıl mesele kimin ne kadar bildiğinden çok, kimin kimleri bildiği haline gelmişse…
Vay o şehrin aklının, emeğinin ve geleceğinin haline!
