BU SANDIK BAŞKAN SEÇMİYOR!


Yarın Yeni Parti Gaziantep örgütü sandığa gidiyor.
Bu sandık, iğne oyalı gelin sandığından daha zahmetli, daha pahalı, daha gelenekçi!

Gaziantep il başkanı seçmiyor!
Yönetim ahlakını sınıyor…

Kâğıdın üzerinde bir başkan, başkanın üzerinde bir millet, milletin derdi emek, ekmek, adalet, gelecek…birilerinin aksine menfaat müzesi olmamalı memleket!

Birkaç hafta önce kalabalık başlayan adaylık süreci artık üç iddialı isimle devam edecek ve mevcut İl Başkanı Erhan Deniz Güngen, eski İl Başkanı Hayri Sucu ve Şahinbey eski İlçe Başkanı Dr. Erdinç Tütüncüler seçenekleri ile sandık önünüze gelecek! Harun Yücel adaylığını geri çekerek Hayri Sucu’yu destekleme kararı aldı, Abdullah Karabiber de kalanlara başarılar dileyerek yarıştan çekildi. Bu iki genç aday için olması gereken bu olmamalı idi… lakin ülke siyasetinin geldiği nokta gençliği yedi bitirdi!


Belki bir dahaki sefere…


Adayların geçmişlerine, mesleklerine, örgüt deneyimlerine, adaylık açıklamalarına, Gaziantep üzerine ne söylediklerine, çözüm diye ne koyduklarına, sosyal medyada ne kadar var olduklarına kadar baktığım bu 3 adayda benim kullandığım kriterler açısından liyakat ve yetkinlikte Erdinç Bey, örgütsel güçte ve deneyimde Hayri Bey, mevcut makamın sağladığı imkân ve görünürlükte ise Erhan Bey öne çıkıyor.
Hatta hepsini aynı kriterler üzerinden yan yana getiren bir profil çalışması hazırladım ki herkes kendi gözüyle de baksın, değerlendirsin bu 3 kişiyi.

Bir de “Erhan Güngen siyasette yeni, dolayısıyla sicili daha temiz” diyerek yapılan trajikomik bir mukayese var pek art niyetli gibi… Hayri Sucu’yu yıllara yayılan siyasi geçmişinin bütün artısı ve eksisiyle tartıya çıkarırken, birkaç aylık siyasi geçmişi olan Erhan Güngen’i aynı terazinin öbür kefesine koyamazsınız! Kaldı ki Güngen gökten zembille de inmedi... bugün bulunduğu makamın arkasında onu oraya taşıyan siyasi bir irade, bir destek var. O halde Hayri Sucu’nun geçmişini didik didik ederken Erhan Güngen’i yalnızca kendi kısa siyasi geçmişi üzerinden “temiz sicil” diye sunmak da milleti aptal yerine koymaktan başka bir şey değil ne yazık ki! Mukayese yapacaksanız, onu o makam için destekleyen Melih Meriç’in yıllara yayılan siyasi profilini, etkisini ve tercihlerini de aynı terazinin içine koymak zorundasınız. Bir tarafın yıllarını büyüteçle inceleyip diğer tarafın arkasındaki siyasi gücü kadrajın dışında bırakmak sonucu baştan belli bir mukayese kurmaktır.

Mesele bir il başkanlığı yarışından çok öte!
Biz nasıl bir siyaset istiyoruz bu memlekette?

Bu seçim, yıllardır ülkenin her kademesinde şikâyet ettiğimiz siyaset anlayışının küçük bir provası misali örgüt iradesi mi ağır basacak, kişisel ilişkiler mi, liyakat mi öne çıkacak, güç merkezlerine su taşıyan yel değirmenleri mi…derken kalan aklımız da yitip bitecek gibi!
Lakin göreceğiz hep birlikte yıllardır emek verenler ile yeni ve yetkin isimler aynı masada buluşabilecek mi yoksa yine birilerinin elinde hazırlanmış listelere “demokrasi” etiketi yapıştırılıp pazarlanmasına kalacak mıyız seyirci?
Siyaset bugün eskiye kıyasla çok daha ağır bir sorumluluk taşıyorken, millet geçinememekten, barınamamaktan, çocuğunun eğitimini düşünmekten, yarının ne getireceğini kestirememekten yorulmuşken, yangında, selde, depremde vb her türlü felakette canını malını kaybediyorken sürekli değişen toplumsal dengeler yüzünden büsbütün fakirleşirken… siyaset artık kariyer planı yapılacak rahat bir alan sayılamaz, sayana saydırırım illaki!

Üstlendiğiniz her makamın arkasında milyonlarca insanın hayatına dokunan ağır bir vebal var!

Tam da bu nedenle siyasete giren insanın geçmişine bakmak gerekir.

Bu insan hayatı boyunca neyin yanında durmuş?
Hangi haksızlıkta ses çıkarmış?
Toplumsal meselede sorumluluk almış mı?
Bir seçim günü sandığın başında sabaha kadar beklemiş mi?
Kendisinden güçlü birinin yanlışına yanlış diyebilmiş mi?
Kamu yararı için herhangi bir bedel ödemiş mi?
Yoksa hayatı boyunca toplumsal meselelerin yanından sessizce geçip, sıra makam dağıtımına gelince mi memleket sevgisi nüksetmiş?

Biz bu ülkede en çok siyaseti toplumsal sorumluluk alanı yerine bireysel yükselme aracı görenlerden çektik! İnsanların bugün siyasete duyduğu güvensizlik bize buradan kötü bir hediye…
Yıllarca ortada görünmeyen birinin bir gün bir ilişkinin, bir telefonun, bir yakınlığın gücüyle karar verici konuma gelmesini toplum artık hazmedemiyor. Bir parti örgütünün içinde yıllarca çalışmış, saha görmüş, seçim yaşamış, insan tanımış onca kişi varken de dışarıdan bir isim elbette göreve gelebilir. Buna kategorik olarak itiraz etmem. Dışarıdan gelen çok nitelikli bir insan bazen kuruma nefes de aldırır.


Lakin insan yine de soruyor:


Koca bir örgütün içerisinde gerçekten bu sorumluluğu taşıyabilecek tek bir kişi bile yetişmemiş mi?


Eğer yetişmemişse bunun hesabı da o örgütün yıllardır başında olanlara sorulmalı mutlaka!

Plansız büyüme, kontrolsüz yapılaşma, düzensiz göçün kent hizmetleri üzerinde oluşturduğu baskı, eğitimden barınmaya, işgücünden mahalle kültürüne kadar değişen dengeler şehrin dokusunu bozdu zira ve hiçbiri muaf değil bu hatadan!
Gerilim var, ayrışma var, gettolaşma var, var da var!

Sonra birkaç caddeyi boyayıp birkaç meydanı süsleyerek, festivaller gurmeler etkinlikler teşvikler temalı boya badana ile sorunların üzerini kapatıp vitrin siyasetinden öte geçmeyen bir yönetim anlayışı ile kol kola gezerek gerçeğin gözünü kör eden bir basın trajedisi var!
Siyasetçinin önüne mikrofon uzatıp söylediğini haberleştirmek, basın bültenini haber diye yayımlamak, yapılmamış işi yapılmış gibi parlatmak gazeteciliğin en kolay tarafı…

Zor olan soru sormaktır.

Kimin ekibinde kim var?
Hangi liyakat ölçütüyle yönetici seçilecek?
Geçmiş görevlerde ne üretildi? Verilen sözlerden hangisi tutuldu? Örgütün kararları nerede ve kimlerle alınıyor?
Bir milletvekilinin, belediye başkanının ya da herhangi bir güç odağının parti örgütü üzerindeki fiilî etkisi ne kadar?

Vatandaşa da iş düşüyor. İsme, aileye, hatıra, dostluğa bakıp oy vermek kolay. Biraz araştırmak, geçmişe dönmek, kişinin ne söylediğini ve ne yaptığını karşılaştırmak ise yurttaşlık sorumluluğudur, unutmasınlar!
Bir başka mesele de siyasi sadakat. Burada kastettiğim kör partizanlık değil. Bir insanın asıl sadakati, kendisini o siyasi yapıya götüren değerleredir. İnsanlar sizi bir partinin programına, dünyaya bakışına ve temsil ettiğiniz değerlere güvenerek seçmişse, o yetkiyi aldıktan sonra parti değiştirmeniz masum bir kişisel tercih olarak görülemez asla. Temsil etiği açısından ciddi bir sorun doğar. Zira sandıktan yalnızca soyadınız çıkmaz, arkanızdaki siyasi kimlik de çıkar. Siyasi görüş elbette değişebilir. İnsan fikrini sorgular, dönüşür… 

O zaman da seçmene dönüp bunun hesabını açıkça vermek gerekir. Demokrasi, seçmenin iradesini cebimize koyduğumuz taşıma rejimi olamaz kişisel bir yetki belgesi gibi! Bunu da hatırlayarak oy kullanmalı seçmen, acı bir şekilde yeterince deneyimledi aksini!

Kim kazanırsa kazansın, önümüzde esaslı bir soru duracak!


Bu örgüt hangi yönetim kültürünü ödüllendirdi?

Tecrübeyi mi, liyakati mi, örgüt emeğini mi, toplumsal duyarlılığı mı, kişisel sadakati mi, ilişki ağlarını mı? Ve daha önemlisi, kazanan kişi kendisinden farklı ama güçlü insanları yanına alabilecek mi?


Ben iyi yöneticiyi kendisinden daha güçlü insanlardan korkmayan kişi olarak tanımlarım. Yanına yalnızca kendisini alkışlayacak isimleri toplayan insan gerçekte kendi zayıflığını korumaya çalışır. Güçlü yönetici başka yetkinlikleri masaya davet eder. Örgütsel tecrübesi güçlü olanı, kent bilgisini taşıyanı, mesleki birikimi yüksek olanı, genç ve cesur olanı aynı yapının içinde çalıştırabilir. Liderliğin gereğidir.
O nedenle bu seçimden sonra kim kazanırsa kazansın ilk bakacağım yer fotoğraf karesi olmayacak.
Yönetim listesine bakacağım.
Yetkinlik dağılımına bakacağım.
Kadın var mı, genç var mı, meslek çeşitliliği var mı, yıllardır emek veren örgüt insanları var mı, dışarıdan bilgi ve uzmanlık taşıyan isimlere yer açılmış mı, birbirine benzeyen insanların oluşturduğu bir çevre mi kurulmuş, yoksa gerçek anlamda bir yönetim takımı mı…
“yeni” olma iddiası ile yenilik tabelada mı bırakılmış, insan seçme alışkanlıklarında mı!
Yetkiyi kullanma biçiminde, eleştiriye tahammülde, liyakatte, şeffaflıkta, halka içten ve saygılı tutumunda nerede…


Zira halkın artık büyük laflara ayıracak takati kalmadı. İnsanlar insanca  yaşamak istiyor sadece!
Bir siyasetçinin görevi de bütün o büyük cümlelerin arasından insanın bu basit ihtiyacını görebilmesinde!

Önemli Not; Ben partili olmamakla birlikte adayları şahsen tanımamaktayım. Fikirlerimi eleştirene, tezimi çürütmek için medeni bir şekilde geri bildirim verene saygı gösterir, şahsımı hedefe alana haddini bildiririm, bu da böyle biline… Babam Şehreküstülü, Annem Bey Mahalleli, Karşıyaka’da nohut dürümü yiyerek büyüdüm, sanayisinden üniversitesine karış karış bilirim şehrimi, salon kadını çizgimden çıkarmayın beni. Yerii. 
Hadi herkese kolay gele. Istıfıl olsun kimileri tez vakitte!

“BU SANDIK BAŞKAN SEÇMİYOR!” için bir yorum

Bir Cevap Yazın