“Cennette hizmet etmektense cehennemde hüküm sürmeyi yeğlerim…” diyen John Milton’ın, Kayıp Cennet’teki Lucifer’i çınlıyor kulaklarımda…
İnsanlığın en kadim hastalıklarından birini anlatan o kibir:
Hükmetme arzusu.
Çünkü bazı insanlar için güç bir sorumluluk değildir.
Bir varoluş uyuşturucusudur.
Ve insan kendisini “haklı”, “seçilmiş”, “üstün” ya da “dokunulmaz” hissetmeye başladığında önce vicdanını, sonra sınırlarını, en sonunda da insanlığını kaybetmeye başlar.
Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur zira!
Bir zamanlar sanatçı Marina Abramović’in yaptığı o meşhur deneyde olduğu gibi…
Kadın altı saat boyunca hareketsiz şekilde insanların karşısında durur ve şöyle der:
“Ben bir nesneyim. İstediğinizi yapabilirsiniz.”
İlk başta insanlar utangaçtır.
Mesafelidir.
Temkinlidir.
Sonra kalabalık büyür.
Birisi saçına dokunur.
Diğeri kıyafetini keser.
Bir başkası bedenine zarar vermeye başlar.
Ve birkaç saat içinde medeni insanlar topluluğu, sınırlarını kaybetmiş bir güce dönüşür.
Çünkü insan en korkunç hâline, karşısındaki kişiyi artık “insan” olarak görmediğinde ulaşır.
Bugün siyasette yaşanan çürümenin en karanlık tarafı da tam olarak budur.
İnsanlar artık birbirini dinlemiyor.
Anlamıyor.
Temas kurmuyor.
Taraflar birbirini, kullanılacak, alkışlanacak, linç edilecek ya da harcanacak bir nesne gibi görüyor.
Ve en acısı, halk da çoğu zaman bu acımasız oyunun sessiz nesnelerinden birine dönüşüyor.
Ve kabileleşen siyaset tam da burada başlıyor.
Türkiye’de siyaset artık sadece bir “iktidar-muhalefet” meselesi olmaktan çıkıyor…
Aynı zamanda ciddi bir kalite, karakter ve zihniyet krizine dönüşüyor!
Ve bu kriz, son dönemde yaşanan CHP’deki butlan tartışmalarıyla birlikte çok daha çıplak, çok daha rahatsız edici bir şekilde görünür hale geliyor.
Çünkü meseleye ne yalnızca hukuk meselesi diyebiliriz ne de yalnızca parti içi kavga..!
Mesele yıllardır “demokrasi”, “liyakat”, “etik”, “adalet”, “şeffaflık” gibi kavramları dilinden düşürmeyen insanların, kendi çıkar alanları daraldığında ne kadar hızlı şekilde ilkesizleşebildiğini toplumun artık açık açık görmesidir.
Bir yönetim danışmanı perspektifiyle baktığımda bugün Türkiye siyasetinin en büyük problemi ideolojik farklılıklardan ziyade karakter zafiyeti ve kurumsal akıl eksikliğidir.
Çünkü kurumsallaşamayan her yapı zamanla kabileleşir ve “iyi niyet” tüketir.
Kabileleşen her yapı ise liyakat yerine sadakati ödüllendirir.
Sadakat merkezli sistemler de zamanla vasatı kutsar, nitelikli insanı harcar, vasıfsız ama “itaatkâr” olanları yükseltir.
Ve bir noktadan sonra fikir üreten insanlar sistem için “tehlikeli” görülen bir çıkıntı haline gelir.
Bugün siyasette gördüğümüz büyük çürümenin temel nedeni işte tam olarak budur!
Artık birçok siyasi yapıda fikir üretme kapasitesi olan insanlar yükselmiyor.
Onların yerine slogan atanlar, manipülasyon yapanlar, sosyal medya algısı yönetenler, biat edenler ve bulunduğu ortama göre sürekli pozisyon değiştirenler yükseliyor.
Paralel trajedi misali bu tipler yükseldikçe memleket kıvranıyor, acı çekiyor, kaybediyor…
Çünkü Türkiye’de siyaset giderek bir kamu hizmeti olmaktan çıkıp kişisel kariyer koruma alanına dönüşüyor ve makama değer katmak bahane makamda değer bulmak şahane oluyor ve sonrası malum; makam saplantısı.
Ve işte en tehlikeli kırılma tam da burada başlıyor.
İnsanlar artık neye inandığını savunmaktan çok, hangi tarafta daha uzun süre kalabileceğini hesaplıyor.
Bu yüzden aynı kişiler,
dün alkışladıklarını bugün linç ediyor,
bugün savunduklarını yarın inkâr ediyor,
“etik” dedikleri şeyi çıkarlarına göre tanımlaya tanımlaya laçkalaştırıyor.
Zira kabile düzenlerinde bu böyledir, ilkeler konuşulmaz, aidiyet kutsanır.
Hakikat baş üstünde tutulmaz, taraf kutlanır.
Karakter ortaya konmaz, itaat konumlandırılır…
Buna yalnızca siyasi bir problem dersek çok romantik kalırız.
Bu aynı zamanda ağır bir yönetim problemidir.
Ve yönetim bilimleri kurumun sürdürülebilirliğini o kurumun kriz anındaki karakter kalitesiyle ölçer.
Kriz anında ilkelerini koruyamayan yapıların kurumsal değeri de kalmaz.
Bugün Türkiye’de siyaset tam da bu yüzden yörüngesini kaybediyor.
Çünkü artık uzun vadeli devlet vizyonu konuşulmuyor.
Kurumsal hafıza konuşulmuyor.
Eğitim konuşulmuyor.
Yönetim modeli konuşulmuyor.
Lider yetiştirme sistemi konuşulmuyor.
Konuşulan tek döngü, “Kim kimi tasfiye edecek?”, “Kim koltuğunu koruyacak?”, “Kim hangi klikle hareket edecek?”
Ülkenin siyaset gündeminin sıkıştığı bu kısır döngü demokrasi kültürünü öğütüyor.
Velhasıl bugün yaşanan tablo siyasi krizden çok ötesidir.
Yani organizasyonel çürüme…
Kurumsal hafıza kaybı…
Karakter erozyonu…
Trajik olan bir diğer durum ise Türkiye’de siyasetçi seçme kriterlerinin de giderek tamamen popülist reflekslere dönüşüyor olması.
Oysa bir ülkede siyaset yapacak insanlarda en az şu kriterler aranmalıdır:
Karakter geçmişi,
Mesleki üretim kapasitesi,
Psikolojik dayanıklılık,
Kriz yönetimi becerisi,
Kamu ahlakı,
Çıkar çatışması geçmişi,
Entelektüel birikim,
Okuma kültürü,
Şeffaflık sicili,
İnsan ilişkileri kalitesi,
Güç karşısındaki tavrı,
Eleştiriye verdiği reaksiyon ve en önemlisi görgüsü.
Çünkü karakteri olmayan insanın ideolojisi de olmaz.
Sahip olduğu tek şey çıkar refleksidir.
Ve çıkar refleksiyle yönetilen siyaset; bir ülkeyi büyütmez.
Onun yerine sürekli kutuplaştırır, tüketir ve yorar…
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey siyasi kalite standardıdır.
Partilerden önce tartışılması gereken, bu ülkenin nasıl insanlar tarafından yönetilmek istendiğidir.
Çünkü yönetim felsefesinin en temel gerçeğinde, niteliksiz insan kalabalıklarıyla güçlü devlet kurulamayacağı, ilkesiz kadrolarla demokratik kültürün gelişemeyeceği, karakter sorunu yaşayan toplumlarda ise kurumların zamanla ahlaki hafızasını kaybedeceği nettir.
Ve Türkiye’nin bugün yaşadığı kriz tam olarak budur.
